2019

Anayasa Hukuku Bülteni – Nisan 2019

Avukatın Sunduğu Dilekçede Davanın Karşı Tarafına Yönelik Sözlerinden Dolayı Cezalandırılmasının İfade Özgürlüğünü İhlal Etmesi

Başvurucu avukattır. Sözü edilecek velayet davasında, davalı- karşı davacı vekilidir. Başvurucunun hazırladığı dava dilekçesinde davacı hakkında “dolandırıcı, yalancı, çocuklarına zarar veren, eşine ve çocuklarını kandıran…” gibi ifadelerde bulunmuştur. Daha sonrasında ise başvurucu adına hakaret suçundan kamu davası açılmıştır. Derece mahkemesi başvurucu hakkında 1500 TL adli para cezası ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı vermiştir. Başvurucunun itirazı reddedilmiştir.

Başvurucu, Anayasa Mahkemesine yaptığı başvuruda velayet davaları gibi davalarda davanın lehe sonuçlanabilmesi için karşı tarafın tutum ve davranışlarının da kanıtlanması gerektiğinin, müvekkilinin talimatları ile hareket ettiğini ve dava dilekçesini hazırlarken de karşı tarafa hakaret kastının olmadığını sadece müvekkilinin haklılığını ispat eder nitelikte olduğunu belirtmiştir. Başvurucu, Baro Başkanlığınca kendisine zaten soruşturma açıldığının bununla birlikte bir de kamu davasının açılmasının ifade özgürlüğüne yönelik bir ihlal oluşturduğunu iddia etmektedir.

Anayasa mahkemesi, derece mahkemesinin başvurucuya ceza hükmetmesinin zorunlu bir sosyal ihtiyacın varlığından kaynaklandığını ispat edemediğini belirtmiştir. Derece mahkemesi, bahse konu sözlerin hakaret olduğunu tespit etmekle yetinmiş; ne sözlerin kullanıldığı bağlamı ve amacını ne kime karşı yöneltildiğini ne de olayın bütününü dikkate alarak karar vermiştir. Ayrıca hükmün açıklanmasının geri bırakılması da Keleş Öztürk (B. No: 2014/15001) başvurusunda da belirtildiği gibi “Yaptırıma maruz kalma endişesinin kişiler üzerinde kesintiye uğratıcı bir etkisinin var olması ve sonunda kişi denetim süresini yeni bir mahkumiyet almadan geçirse bile bu etki ileride düşünce açıklamaları veya müvekkillerinin çıkarlarını hararetle savunma görevi üzerinde caydırıcı etki oluşturabilmesi bu yapılan müdahalenin ağırlığının hafifletmemektedir.

Anayasa Mahkemesi başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin zorunlu bir ihtiyacı karşılamaması nedeniyle demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir müdahale olarak değerlendirilemeyeceği kanaatine ulaşmış olup, başvurucunun ifade özgürlüğü hakkı ihlal edildiğine dair karar vermiştir.

(Kenan Gül, B. No: 2015/17892, 19/2/2019, § …)

Resmi Gazete Tarihi-Sayısı 5/4/2019 – 17892

Taşınmazın İmar Planında Kamu Hizmeti Alanına Ayrılması Nedeniyle Mülkiyet Hakkının İhlal Edilmesi

Başvurucunun maliki olduğu taşınmaz, imar planında, kamu hizmeti alanı olarak ayrılmış ancak başvurucu, taşınmazın kamulaştırılması için Belediyeye başvurduğunda kendisine olumsuz yanıt verilmiştir. Bunun üzerine başvurucu, Belediyeye söz konusu taşınmazın bedelinin ödenmesi için tam yargı davası açmıştır. Derece mahkemesinin kararında “ İmar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kurumlara ayrılan taşınmazların kamulaştırılması için öngörülen beş yıllık sürenin 2942 sayılı Kanun’a eklenen geçici 11.madde gereğince bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlayacağı ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılan ancak henüz karara bağlanmayan veya kararı kesinleşmeyen davalara da bu madde hükümleri uygulanır. ” denmiştir.

Anayasa Mahkemesi, Hüseyin Ünal kararında belirttiği gibi (B.no: 2017/24715) ölçülülük yönünden değerlendirme yapıldığında imar planında kamu hizmetine ayrılan taşınmazın 5 yılı aşkın süredir kamulaştırılmaması ve herhangi bir tazminat ödenmemesi başvurucuya şahsi olarak külfet yüklediğinden ölçülü bir müdahale değildir.

Somut başvuruya bakıldığında da Hüseyin Ünal kararında bahsedilen olaylardan ayrıksı bir durum gözükmemekte ve bu ilkelerden ayrılmayı gerektirecek bir durumun varlığı yoktur. Yapılan müdahale ölçülü olmamakta ve mülkiyet hakkını ihlal etmektedir.

(İsa Aykaç, B. No: 2016/59959, 4/4/2019, § …)

Karar Tarihi 4/4/2019

Mahrem Unsurlara Dayalı Bir Biçimde Disiplin Cezası Verilmesine İlişkin Müdahaleler İhlal Oluşturur Mu?

Müftü olarak görev yapan başvurucu, 2005 yılında şiddetli geçimsizlik sonucu boşanma davası açmış, bu dava 2010 tarihinde kabul edilip, temyiz incelemesinden geçerek kesinleşmiştir. Ayrıca 2005 yılında iki çocuğu bulunan başvurucu nesebin reddi davası da açmış mahkeme davanın süre yönünden reddine karar vermiştir. Temyiz incelemesinden geçerek kesinleşen kararda; tanık ve taraf beyanları ile DNA testi için çıkarılan isticvap davetiyelerine davalıların cevap vermemesi gözetilerek her iki çocuğun da başvurucunun çocuğu olmadığının anlaşıldığı ancak öğrenme tarihi üzerinden bir yıllık süre geçtikten sonra dava açıldığı vurgulanmıştır.

Başvurucu 2013 yılında başka birisiyle evlenmiştir. Bu arada aile hayatıyla ilgili yaşadıklarının diğer çalışanlar ve halk tarafından duyulduğu bu da başvurucuyu yıprattığı gerekçesiyle görev yeri değiştirilmiştir.

Aynı kurumda çalışan bir başka kişinin şikâyeti üzerine başvurucuya soruşturma açılmıştır. İnceleme sonrası raporda, başvurucunun çocuğu olmadığı için eşini bir başkasıyla tanıştırarak cinsel ilişkiye girmesini sağladığını ve doğan iki çocuğun da başından beri ondan olmadığını bildiği, ayrıca 2002 yılında bir başka kadınla Hac kafilesi zamanında yakınlaştıklarını, çevresindekilerine o kadınla nişanlandıklarını söylemiş fakat 2013 yılında nişanladığı kişinin dışında bir başkasıyla evlendiği belirtilmiştir. Görev yaptığı Kur’an Kursundaki görevli personelle amir-memur ilişkisinin ciddiyetini aşacak samimiyet içinde olduğu da raporda belirtilmiştir.

Yukarıda belirtilen gerekçelerle başvurucunun görevine son verilmiş, derece mahkemesine açılan davada mahkeme davanın reddine karar vermiş, Danıştay’a yapılan temyiz istemi de reddedilmiştir.

Anayasa mahkemesi verdiği kararda, başvurucunun özel hayatının ayrıntılı bir şekilde müfettiş raporu düzenlendiğini ve bu rapordaki verilerin, çoğunlukla yargı kararlarındaki tanıkların ifadelerinin oluşturduğunu ifade etmiştir. Başvurucunun aile ve cinsel hayatına ilişkin mahrem konuları iş ortamında anlatarak alenileştirdiği, mahrem konuların çalıştığı kurum personeli tarafından da bilindiği vurgulanarak özel hayatına ilişkin konuların meslek hayatına yansıdığı tespit edilmiştir.

Mahkeme, başvurucuya isnat edilen eylemin görev yaptığı kuruma yansımalarının olduğunun tespit edilmesi karşısında başvurucu hakkında uygulanan yaptırımın kamu hizmetinin devamlılığını sağlamak amacına uygun olduğunu ayrıca başvurucuya idari yaptırım uygulanmasının demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü olduğundan özel hayata saygı hakkı ihlal edilmediği sonucuna ulaşmıştır.

(A.K., B. No: 2015/10298, 7/3/2019, § …)

Resmi Gazete Tarihi-Sayısı 26/4/2019–30756

Oylum Çelik
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi

YSK Üyelerinin Görev Sürelerinin Uzatılması ile İlgili Hükmün İptali İsteminin Reddi

Dava konusu kural ile YSK üyelerinden 2019 yılında görevi sona erecek olanların 2020 yılı Ocak ayında, 2022 yılında görevi sona erecek olanların ise 2023 yılı Ocak ayında yenileme seçimi yapılacağı öngörülmektedir.

İptal talebinin gerekçesinde dava konusu kuralın YSK başkan ve üyelerinin görev süresini 1 yıl uzatarak 2019 yılı Mart ayında yapılacak yerel seçimlerin yönetim ve denetiminde görev almalarını sağlandığını belirtmiştir. Bu doğrultuda söz konusu kuralın bir seçim hükmü olduğunu ve Anayasa’nın 67. maddesindeki seçim kanunlarındaki değişikliklerin 1 yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmayacağına ilişkin hükme aykırı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu durumun YSK’nın tarafsızlığını ve bağımsızlığını zedeleyici nitelikte olduğunu ve bağımsız yargı denetimini ortadan kaldırdığını belirterek Anayasa’ya aykırı olduğunu ileri sürülmüştür.

Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 79. maddesinde YSK üyelerinin görev sürelerine dair herhangi bir düzenlemeye yer verilmediğini dolayısıyla bu hususun kanun koyucunun takdirine bırakıldığı belirtilmiştir. 79. maddede vurgulanan “seçim düzeni” açısından ise geçmiş dönemlerde de mevcut üyelerin bilgi ve birikimlerinden faydalanmak amacıyla benzeri düzenlemelerin yasalaştırarak YSK üyelerinin görev sürelerini uzatıldığı ifade edilmiştir. Açıklanan nedenlerle kuralın kamu yararına yönelik olmadığı söylenemez.

Anayasa’nın 67. maddesi kapsamında incelendiğinde ise söz konusu kuralın seçim kanunu olup olmadığının tespiti gerekli görülmüştür. Anayasa Mahkemesi, seçim kanunları ibaresi ile seçim sürecini bütüncül olarak etkileyebilecek düzenlemelerin kastedildiğini belirtmiştir. Dava konusu kuralın seçim süreci üzerinde bir etki yaratma fonksiyonu içerisinde olduğu söylenemez.

Dava konusu kuralın amacının seçimlerin düzen içerisinde yapılması olduğu ifade edilerek kuralın YSK’nın tarafsız karar alamamasına neden olmayacağı belirtilmiştir. Buna binaen seçimlerin dürüstlüğü ile yargı bağımsızlığı ilkelerine aykırı bir yönünün olmadığı tespit edilmiştir.

Açıklanan nedenlerle iptal ve yürürlüğü durdurma kararı talebinin reddine hükmedilmiştir. 

(Karar Sayısı:2019/16)

(7062 Sayılı Kanun’la İlgili, 20.03.2019 Tarihli Resmi Gazete ’de Yayımlanan Karar)

Uzlaştırma Kurumunun Adil Yargılanma Hakkı Kapsamında İncelenmesi

Dava konusu kural, kamu davası açıldıktan sonra kovuşturma aşamasında uzlaşmanın gerçekleşmesi ve edimin yerine getirilmesinin takside bağlanması halinde (…) hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını öngörmektedir. (5560 sayılı Kanun’un 254. maddesi)

İtirazın gerekçesinde, tarafların edim karşılığı uzlaşmaları durumunda sanığın suçu işlediğinin kabul edildiği buna istinaden işin esasına girilmeyerek sanığın beraat eme hakkının elinden alınacağını böylece Anayasa’da düzenlenen adil yargılanma hakkı ve masum sayılma hakkına aykırı olacağı belirtilmiştir.

Anayasa Mahkemesi dava konusu kuralı hukuk devleti, adil yargılanma hakkı ve masum sayılma hakkı ilkeleri çerçevesinde incelemiştir. Hukuk devleti kapsamında yapılan incelemede; Anayasa’ya aykırı olmadıkça kanun koyucunun, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasında takdir yetkisine sahip olduğunu belirtmiştir.

Anayasa Mahkemesi uzlaşma kurumu için tarafların özgür iradesine dayandığını, sanık veya mağdurun uzlaşmaya zorlanamayacağını ayrıca uzlaşmanın kovuşturma aşamasında hâkim tarafından denetleneceğini ifade etmiştir. Bu doğrultuda uzlaşma kurumu sanığın suçu kabul etmeye zorlanması olarak anlaşılmamalıdır. Sonuç itibariyle uzlaştırma yöntemi, mahkemelerin dava yoluyla çözümlenmesi zorunlu olmayan işlerle meşgul edilmemesi yönünden alternatif bir yol olmasının yanında davaların mümkün olan süratle sonuçlandırılmasını sağlayarak yargının iş yükünü azaltan hukuksal bir kurumdur. 

Açıklanan gerekçelerle Anayasa Mahkemesi söz konusu kuralı Anayasa’ya aykırı bulmayıp itirazın reddine hükmetmiştir.

(Karar Sayısı:2019/3)

(5560 Sayılı Kanun’la İlgili, 20.03.2019 Tarihli Resmi Gazete ’de Yayımlanan Karar)

Sümeyye Kırılmaz
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi

Sürücülerin İhlali Nedeniyle Araçların Trafikten Men Edilmesi Kuralının İptal Edilmesi

Araç sahibi olmayan sürücülerin fiilleri nedeniyle araçların altmış gün süreyle trafikten men edilmesi yönündeki idari yaptırım kararlarının iptali ve kaldırılması talebiyle araç sahipleri tarafından açılan davalarda; Bursa 3.İdare Mahkemesi ve Trabzon 1.Sulh Ceza Hakimliği, 13/10/1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 67.maddesinin 18/10/2018 tarihli ve 7148 sayılı Kanun’un 22.maddesiyle değiştirilen ikinci fıkrasının üçüncü cümlesinin Anayasa’ya aykırılığını ileri sürülerek iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talep etmişlerdir. Kanun’un itiraz konusu kuralı da içeren 67.maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“(Değişik:18/10/2018-7148/22 md.) …Aynı fıkranın (d) bendi hükümlerine uymayan sürücülere 5.010 Türk lirası idari para cezası verilir ve sürücü belgeleri altmış gün süreyle geri alınır. Ayrıca, araç altmış gün süre ile trafikten menedilir…”

Anayasa Mahkemesi, E.2019/1 ve E.2019/18 sayılı başvurular yönünden yaptığı ilk incelemede, iki davanın birleştirilerek esas incelemenin E.2019/1 sayılı dosya üzerinden ve sınırlanarak “sürücünün araç sahibi olmadığı hal” bakımından yürütülmesine oybirliğiyle karar vermiştir. Esasa ilişkin inceleme ise özetle şöyledir:

Kanun koyucunun kamu düzeninin korunması amacıyla ceza hukuku alanına ilişkin düzenleme yaparken kendisine tanınan takdir yetkisi, idari cezalar bakımından da geçerlidir.  Anayasa’nın 38.maddesinde düzenlenen ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi bakımından idari suç ve cezalar ile adli suç ve cezalar arasında ayrım yapılmadığından her ikisi de bu maddede öngörülen ilkelere tabidir.

İtiraz konusu kural, söz konusu manevra hükmünün ihlali durumunda aracının kullanımını başkasına bırakan ya da aralarındaki hukuki ilişki çerçevesinde aracı sürücüye teslim eden araç sahibinin, kusurunun veya iştirakinin bulunması aranmaksızın başkasının fiilinden dolayı cezalandırılmasına sebebiyet vermektedir. Bu bakımdan söz konusu hükmün uygulanması, araç sahipleri yönünden cezanın şahsiliği ilkesini ihlal etmektedir. Öte yandan araç sahibinin, sürücünün önceden öngörülmesi yahut denetlemesinin beklenemeyecek yasak fiili nedeniyle cezalandırılması hukuk devletinin gereklerinden olan adalet ve hakkaniyet ilkeleri ile bağdaşmamaktadır.

Anayasa Mahkemesi, açıklanan nedenlerle itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, Celal Mümtaz Akıncı, M. Emin Kuz ve Kadir Özkaya’nın karşıoyları ve oyçokluğuyla karar vermiştir. Trabzon 1.Sulh Ceza Hakimliğinin yürürlüğün durdurulması talebine ise gerekli koşulların oluşmadığından oybirliğiyle reddine karar verilmiştir. Karşıoy gerekçesi ise özetle şöyle açıklanmıştır:

Doktrinde idari ceza niteliğindeki yaptırımlarda ceza hukukun genel ilkelerinin çekirdek kısmının uygulanmasının yeterli olduğu, idari tedbirlerin idare hukukunun ilke ve kurallarına tabi olduğu ve bu tedbirlerin hukuka uygunluğunun değerlendirilmesinde idare hukukundaki kriterlerin dikkate alınması gerektiği belirtilmektedir. İtiraz konusu kural idari ceza değil idari tedbir niteliğindedir. Bu bakımdan, kuralın ceza hukukunda geçerli olan cezaların şahsiliği ilkesine aykırı bulunarak iptaline hükmedilmesi isabetli değildir. Ayrıca, araç sahibi bakımından kusursuz sorumluluk olgusunun söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Araç sahibinin kimliğinin idarece tespit edilmesi her daim mümkün olmadığı gibi aynı araç ile yasak fiilin tekrar işlenmesinin önüne geçmenin en etkili yolu aracın trafikten men edilmesi olduğu açıktır. Şüphesiz, araç sahibinin idari tedbir nedeniyle uğradığı zararlar için yaptırıma neden olan sürücü aleyhinde dava yoluna başvurma imkânı mevcuttur.

Karar Sayısı: 2019/14
R.G. Tarih – Sayısı: 14/3/2019–30750

Altı Ay Veya Daha Fazla Hapis Cezası Hükmedilen Sırf Askeri Suçlarda Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması Kurumunun Uygulanmasının Anayasa’ya Aykırılık Teşkil Etmemesi

Sanığın izin tecavüzü suçundan cezalandırılması talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Ankara Batı 3.Asliye Ceza Mahkemesi, iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. Mahkeme itiraz başvurusunda, 25/10/1963 tarihli ve 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’na 23/6/2016 tarihli ve 6722 sayılı Kanun’un 14.maddesiyle eklenen ek 4.maddenin birinci fıkrasının (A) bendinin Anayasa’nın 2. ve 10.maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi talep etmiştir. Söz konusu Kanunun 4. maddesinin itiraz konusu (A) bendi şöyledir:

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması:

Ek Madde 4- (Ek: 23/6/2016- 6722/14 md.)

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümleri, aşağıdaki hâller hariç askeri suç ve cezalar hakkında da uygulanır:

  • Sırf askeri bir suçtan dolayı altı ay veya daha fazla süreli hapis cezasına hükmedilmesi (…)”

İtiraz konusu kural, izin tecavüzü suçunun yanı sıra altı ay veya daha fazla süreli hapis cezasını gerektiren diğer sırf askerî suçlar açısından da ortak ve geçerlidir. Bu bakımdan, esasa ilişkin incelemenin sınırlandırılarak yalnız “izin tecavüzü suçu” yönünden yapılmasına oybirliğiyle karar verilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin, başvuru kararında belirtilen gerekçelere ilişkin yapmış olduğu esas incelemesi özetle şöyledir:

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması “HAGB” kurumu, kişilere her durumda mutlaka sağlanması gereken bir hak niteliği taşımamaktadır. Kuralın gerekçesinde, HAGB kurumunun askerî yargıya özgü düzenlemelerinin hükme bağlandığı, bu kapsamda ölçülü ve orantılı bir düzenleme yapıldığı belirtilmiştir. Kanun koyucunun, söz konusu kurumun uygulanmasının askerî disiplinin korunmasında ve sürdürülmesinde zafiyetlere neden olabileceğini değerlendirdiği ve bu bağlamda söz konusu mahkûmiyetlerin HAGB kapsamı dışında tutulmasını öngördüğü anlaşılmaktadır.

Bu bağlamda, kuralın öngördüğü sınırlamanın yalnızca sırf askerî suçlara ilişkin altı ay ve daha fazla süreli hapis cezasına konu mahkûmiyetler bakımından geçerli olduğu gözetilmelidir. Kanun koyucunun, takdir yetkisi kapsamında; korunan hukuki yarar, suçun niteliği, ağırlığı, askerî disiplin üzerindeki etkisi, muhtemel zararları ve hükmedilen ceza miktarını göz önünde bulundurarak düzenlediği kuralın ölçülülük ilkesi ile çelişen bir yönü bulunmamaktadır. 

Nitekim Anayasa Mahkemesi, 5/7/2012 tarihli ve E.2012/9, K.2012/103 ile 17/1/2013 tarihli ve E.2012/80, K.2013/16 sayılı kararlarında Askeri Ceza Kanunu’nda düzenlenen suçların tamamıyla ilgili olarak 5271 sayılı Kanun’un HAGB’ye ilişkin hükümlerinin uygulanmayacağını öngören kuralı iptal etmiştir.

Öbür yandan, HAGB kurumu cezanın kişiselleştirilmesine yönelik araçlardan yalnızca biridir. Bu nedenle HAGB kararı verilebilme imkânının ölçülü biçimde sınırlanmasının cezanın kişiselleştirilmesine engel teşkil ettiği söylenemez. Ayrıca sırf askerî suçun tanımı mevzuatta yer almamakla birlikte söz konusu suçların tanımı ve kapsamı yargı içtihatları ile açıklığa kavuşturulduğundan kural belirsiz değildir.

Kanun önünde eşitlik ilkesi, hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Sırf askerî suçların öngörülmesi ile korunmak istenen menfaat, diğer suçlardan farklı olarak esas itibarıyla askerî hizmete bağlı olan kamusal bir menfaattir, bu itibarla farklı kurallara tabi tutulmalarında eşitlik ilkesine aykırılık bulunmadığı açıktır.

Anayasa Mahkemesi, yukarıda açıklanan gerekçeler ile itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırılık teşkil etmediğine ve itirazın reddine oybirliğiyle karar vermiştir.

Karar Sayısı: 2019/13
R.G. Tarih – Sayısı: 10/4/2019–30741

Hastane Doğum Kayıtlarına Dayanmayan Yaş Değişikliği Kararlarının Askerlik İşlemlerinde Dikkate Alınmamasının Anayasa’ya Aykırılık Teşkil Etmemesi

Mahkeme kararıyla yapılan yaş değişikliğinin ardından, bedelli askerlikten yararlandırılması talebiyle yapılan başvurunun, yaş değişikliğinin doğum belgesine dayanmadığı gerekçesiyle reddi işlemine karşı açılan davada, itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasını ciddi bulan Muğla 2. İdare Mahkemesi, 21/6/1927 tarihli ve 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nun 22/5/2012 tarihli ve 6318 sayılı Kanun’un 15. maddesiyle değiştirilen 81.maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan resmi hastane doğum kayıtları esas alınarak ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğunu ileri sürülerek iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Zikredilen Kanun’un, itiraza konu olan kuralın da yer aldığı 81. maddesinin birinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

“Askerlik çağına girdikten sonra yapılan yaş değişiklikleri (mahkemece resmi hastane doğum kayıtları esas alınarak yapılanlar hariç) askerlik işlemlerinde dikkate alınmaz…”

Başvuru kararında belirtilen gerekçelere ilişkin Anayasa Mahkemesinin yapmış olduğu inceleme özetle aşağıda incelenmiştir:

Kanun koyucunun, askerlik politikasını belirlerken ve bu hususta gerekli kanuni düzenlemeleri yaparken askerlik hizmetinin gereklerini gözeterek askerlik çağı düzenlemesini nesnel esaslara bağlaması olağandır. Ayrıca kanun koyucu kurulu sistemin sağlıklı şekilde işlemesi bakımından Anayasa çerçevesinde özel hükümler öngörme yetkisine haizdir.

İtiraz konusu kuralın, vatani hizmete ilişkin düzenin aksamadan sürdürülmesi amacına yöneldiği ve kamu yararının hedeflendiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, kuralda öngörülen ayrım objektif bir ölçüte dayanmakta olup yaş değişikliği sebebi farklı olan kişiler aynı hukuki konumda değildir. Bu nedenle söz konusu ayrım eşitlik ilkesini zedelememektedir. 

Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ilkesi, kanun koyucunun Anayasa’ya aykırılık teşkil etmemesi koşuluyla genel düzenleme yapma yetkisini kaldırmaz. İtiraz konusu kuralda, mahkeme kararının geçersiz kılınmasına yönelik bir düzenlemeden bahsedilmesi mümkün değildir. Yargı kararı geçerliliğini korumakta, yalnızca askerlik çağına girildiği tarihten sonra yapılan yaş değişikliklerinin askerlik işlemlerine etkileri bakımından özel bir düzenleme öngörülmektedir. Askerlik çağına gelmeden önce resmî hastane doğum kaydı dışındaki delillere dayanılarak yapılan yaş değişiklikleri de dâhil olmak üzere bütün yaş değişikliği kararlarının askerlik işlemlerinde nazara alınması da bu hususu teyit etmektedir.

Anayasa Mahkemesi açıklanan nedenlerle itiraz konusu kuralın Anayasa’nın 2., 10., ve 138.maddesine aykırılık teşkil etmediğini, 5.madde ile ilgisinin bulunmadığını tespit etmiş ve itirazın reddine oybirliğiyle karar vermiştir.

Karar Sayısı: 2019/12
R.G. Tarih – Sayısı: 09/4/2019-3074

Taha Yasin Yazgan
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi

Bir Cevap Yazın