Eray Aksın Attar

Özel Hayatın İhlalinde Bir Hukuka Uygunluk Nedeni Olarak İfade Özgürlüğü

Ar. Gör. Eray Aksın Atar
Galatasaray Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü ve
Kırklareli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı

1. GENEL OLARAK

İnsan; toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı olarak tanımlanmaktadır[1]. Bu tanımdan da anlaşıldığı üzere insan toplum içinde yaşayan ve başkalarıyla ilişki kuran sosyal bir varlıktır. İnsan bu ilişkileri gerçekleştirdiği sırada o anda ilişkide bulunmadığını düşündüğü diğer insanlar tarafından da gözlenmeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra bazı durumlarda da insan bizzat kendisi herkes tarafından izlenmesine veya dinlenmesine sebebiyet vermektedir[2]. Örneğin; kişinin bir televizyon kanalına röportaj vermesi durumunda ilişki kurduğu kişiler muhabir ve kameraman olarak görülse bile bu hayat olayına ilişkin arzusunun olayın herkes tarafından öğrenilebilir olmasıdır.

Günden güne sosyallik seviyesinin arttığı toplumlarda gizlilik ve bununla bağlantılığı olarak kişinin kendisiyle baş başa kaldığı anlar ortadan kalkmaktadır. Kişiler modern toplumda ilerleme kaydedebilmek için sosyal ilişkilerde bulunmak zorundadırlar. Ancak sosyal ilişkilerde bulunma zorunluluğu onların birey olarak toplumdan ayrı bir hayatlarının olmasını da engellememelidir. Aksi takdirde tek tip insan modellerinin öngörüldüğü ütopya ve distopya olarak tabir edilen eserlerde öngörülen insan tipinin toplumun çoğunluğunu oluşturduğu bir düzenle karşı kaşıya kalınırdı.

Hayat alanı, kişilerin diğer kişilerle olan ilişkileri neticesinde sosyal, yalnız kalma hakkı kapsamında ise bireysel olarak ortaya çıkan çevredir. Soyut bir kavram olan kişinin hayat alanının belirlenmesi somut olaylarda hukuken korunmaya değer bir kişisel değerin olup olmadığı konusunda yol gösterici bir niteliğe sahiptir. Kişinin hayat alanını korumaya yönelik birçok yasal düzenleme bulunmaktadır.

Kişinin hayat alanı kavramı yasalarda açık olarak tanımlanmış bir kavram değildir. Kişinin hayat alanında yaşadığı her olayın açıklanması hukuken korunma altında olan kişilik hakkını oluşturan kişisel değerlerden biri kapsamında değerlendirilmez[3]. Kişinin yaşadığı olayın açıklanmasının hukuka aykırılığının tespit edilebilmesi için olayın kişinin hayat alanını oluşturan belirli hayat alanlarından birine dahil olması gerekmektedir.

2. KİŞİNİN HAYAT ALANI

Kişinin hayat alanı; kişilerin kendileriyle ve diğer kişilerle olan ilişkileri vasıtasıyla ortaya çıkan yaşamını sürdürdüğü ortamların tamamıdır.

Kişinin hayat alanı kavramı öğretide çeşitli ayrımlara tabi tutulmuştur. Genel olarak kişinin hayat alanını, kişinin gizli hayatı, özel ve aile hayatı ile kamuya açık hayatının oluşturduğu söylenebilir[4]. Kişinin özel ve aile hayatı ile gizli hayatı herkes tarafından ihlal edilmesi mümkün olan kişilik hakkı kapsamında korunmakla birlikte gizli hayatın, özel ve aile hayatı kapsamına giren kişiler tarafından ihlal edilmesi de mümkündür.

Özel hayat kavramı çoğu kez geniş anlamda gizli hayat ve aile hayatını da kapsayacak şekilde kullanılmaktadır. Bunun nedeni özel hayat kavramının, açıklanması hukuka aykırılık teşkil eden olayların ihlal ettiği hayat alanlarını ifade etmesindendir. Aynı doğrultuda özel hayat, gizli hayat, aile hayatı ve hatta konut dokunulmazlığı, haberleşme özgürlüğü kavramlarını da kapsayacak şekilde “mahremiyet hakkı” (right to privacy) terimi de öğretide sıklıkla kullanılmaktadır[5]. Biz ise bu çalışmada korumalı hayat alanı terimini kullanmayı tercih ediyoruz.

2.1 Özel Hayat Kavramının Gelişimi

Özel hayata saygının tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Bölme duvarları ve paravanları olmayan büyük evlerde oturan ilkel topluluklarda bile hayali duvarlar aracılığı ile oluşturulmuş soyut bir mahrem alanın olduğu bilinmektedir. Peru’nun kuzeydoğusunda böyle evlerde yaşayan Yagualar ve Laos’taki Lametler buna verilebilecek ilginç örneklerdir. Yagualarda, duvar ve paravanlarla bölünmemiş büyük evlerde yaşayan bir kişi özel bir alan oluşturmak istediğinde, yüzünü evin duvarına döner ve bu kişi diğerleri için artık mevcut değildir. Evdeki hiç kimse ona bakmaz onu gözetlemez, ne kadar acil olursa olsun ona hitap etmez. Laos’taki Lametlerde ise bir ziyaretçinin asla aşmaması gereken hayali tabu çizgileri vardır. Yine benzer evlerde yaşayan Mehinakularda da mahremiyet az bulunan çok değerli bir şeydir. Yabancı bir eve ya da aynı evde yaşayan başka bir ailenin alanına izin almaksızın elini kolunu sallayarak girmek ayıp karşılanır. Bu örnekler, ilkel topluluklarda kişiyi (artık mevcut olmayanı) diğerlerinin bakışlarından tamamen koruyan mükemmel bir özel alan olduğunu değil; ama ilkel topluluklarda bile bir özel alana duyulan şiddetli ihtiyacı gösterir[6].

İngiltere’de 1361 yılında çıkarılan “Justices of the Peace Act” ile sulh yargıcına başkalarını gizlice dinleyen ve izleyen insanları tutuklama yetkisi verilmesi, özel hayat olgusunun hukuk tarafından korunmasının da yeni olmadığını ortaya koymaktadır[7]. Samuel D. Warren-Louis D. Brandeis tarafından kaleme alınan “The Right to Privacy” isimli makalenin özel hayatın tanımı ve kapsamı açısından büyük etkisi vardır. Özel hayatın gizliliği hakkının “the right to be let alone[8].” (yalnız kalabilme hakkı) olarak tanımlandığı bu makalenin yazılmasına büyük oranda fotoğrafçılığın ve basının ortaya çıkışı ve yaygınlaşması neden olmuştur[9].

1789 Devrimi sonrasında Fransa’da temel haklara verilen önem artmış ve Fransa Avrupa’ da bu hakların gelişim sürecinde öncü bir ülke konumunda olmuştur. Fransa’da 1819 yılında basın özgürlüğünün önemli destekçilerinden olan politikacı Pierre Paul Royer-Collard “özel hayat duvarının”, ifade özgürlüğünün kapsamının belirlenmesinde bir sınır olarak kabul edilmesi gerektiğini ifade etmiştir[10]. 1868 tarihli ilk Basın Kanunu, özel hayatı ihlal eden her yayın için 500 Frank tutarında bir para cezası öngörüyordu. 13 yıl sonra çıkarılan 1881 tarihli Basın Özgürlüğü Kanunu’nda ise özel hayatın korunması konusunda ilerleme sağlanamadığı gibi önceki kanunun aksine kişi, basın yoluyla özel hayatına yönelik değil ancak şeref ve haysiyetinin ihlaline yönelik maruz kaldığı eylemlere karşı koruma altına alınmıştır. 19. YY. sonlarına gelindiğinde, kişilik hakkı kavramı vücut bütünlüğü gibi fiziki yönleri haricinde isim, resim ve özel hayat gibi diğer kişisel değerler açısından da Fransız Hukuku’nda önemli gelişmeler görülmüştür[11]. 1950’li yıllar özel hayat kavramının Fransa’da değişime uğradığı dönemdir. Ünlü Alman oyuncu Marlene Dietrich, haftalık yayın yapan bir dergide çalışan Alman bir yazarla iddiaya göre röportaj gerçekleştirmiş ve bu sırada bazı özel anılarını da aktarmıştır. Daha sonrasında dava konusu olan bu olay ile ilgili olarak mahkeme, Dietrich’in özel hayatına ilişkin bu bilgilerin hiç kimse tarafından kendisinin açık bir izni olmaksızın yayımlanamayacağı yönünde bir karar vermiş ve Fransa’da o güne kadar verilen en yüksek tazminatlardan birine hükmetmiştir. Günümüzde yürüklükte olan Fransız Code Civil art. 9’da koruma altına alınmış olan özel hayatın korunmasına yönelik “Herkes özel hayatına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir…” düzenlemesi AİHS m. 8 ile uyum göstermektedir. Söz konusu maddenin kapsamı mahkemeler tarafından yorumlanırken içerisinde kişinin adı, doğum yeri, oturma yeri gibi kişisel değerler ve kişinin sağlığı, cinsel tercihlerine ilişkin bilgilerin de dahil edildiği görülmektedir[12].

Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan ortam, kişilik hakkı kapsamında bireylerin sahip olduğu kişisel değerlerden birçoğunun hem Anayasa’da (Grundgesetz) hem de Alman Medeni Kanunu’nda (Bürgerliches Gesetzbuch) koruma altına alınmasına sebebiyet vermiştir. Temel Yasa’nın ilk bölümü temel haklar ve bu hakların korunmasına ayrılmıştır. Özel hayatın korunmasını da içeren art. 2(1)’de herkesin kişiliğini serbestçe geliştirme hakkına sahip olduğu düzenlenmiştir. Nasyonel Sosyalizm döneminde bireyler üzerinde tam anlamıyla kontrol sağlamak için gerçekleştirilen baskıcı tutuma karşılık olarak savaş sonrasında kişisel verilere erişim ve bu verilerin aktarımına karşı kişilerin özel hayat alanının korunması yönünde çalışmalar hız kazanmıştır[13]. Günümüzde özel hayatın korunmasına ilişkin bir başka düzenleme BGB § 823(1)’de diğer kişisel değerler ile birlikte yer almaktadır[14].

Özel hayatın korunmasına ilişkin olarak uluslararası düzenlemelere baktığımızda ise AİHS m. 8(1), EİHS m. 12, Amerika İHS m. 11(2), Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi m. 17’de birbirine benzer nitelikte düzenlemelerin mevcudiyetini görmekteyiz.

2.2 Kamuya Açık Hayat

Kamuya açık hayat, kişinin herkese yani belirsiz ve sınırlı sayıda olmayan kişilere açık olarak yaşadığı hayat alanıdır. Hayat olayının belirsiz ve sınırsız sayıda kişi tarafından öğrenebilecek bir yerde gerçekleşmiş olması, olayı kamuya açık hayat alanı içerisine sokmak için yeterlidir. Ayrıca bu olayın birileri tarafından görülmüş veya bilinmiş olmasına gerek yoktur[15].

Kişilerin kamuya açık hayat alanında yaşadığı olayların diğer kişilere aktarılması kural olarak hukuka aykırılık teşkil etmez. Kamuya açık hayat alanında yaşanan olaylar diğer kişiler tarafından kolaylıkla bilinebileceğinden ötürü bunların gizli kalmasında kişinin korunmaya değer bir menfaatinin olmadığı kabul edilir. Ancak kişilerin kamuya açık hayat alanında yaşamış olduğu olaylara ilişkin asılsız ve doğru olmayan bilgileri aktarmak, onur ve saygınlığa yönelik bir saldırı niteliği taşır ve kişilik hakkını ihlal eder[16].

Kamusal alana çıkmakla kişi kendi görünürlüğünü sağlayan bir davranışta bulunmuştur. Dolayısıyla kişinin evde yahut odadaki durumu ile sokaktaki durumunu tümüyle aynılaştırmak mümkün değildir. O görünürlüğün arkasında bireyin kendi rızasının yahut istencinin bulunduğu varsayılır[17].

2.3 Özel Hayat

Özel hayat, kamuya açık alanda gerçekleşmeyen, kişinin yakın çevresi ile paylaştığı ve bu çevre dışındaki kişiler tarafından bilinmesini istemediği hayat alanı olarak ifade edilebilir. Burada önemli olan yaşanan hayat olayının belirli sayı ve kişilerle paylaşılmasıdır. Belirsiz sayı ve kişi ile paylaşılan alanlarda yaşanan olaylar kamuya açık hayat olarak kabul edilirken kişilerin kimliğinin ve sayısının belirli olduğuna inanılan ortamlarda yaşanan olaylar özel hayat kapsamında değerlendirilir[18].

Kişinin ailesi ile yaşamına giren olaylar AİHS kapsamında özel hayattan ayrı olarak aile hayatı olarak isimlendirilmektedir. Kişinin aile yaşamına giren olayların bazı durumlarda gizli hayat kapsamında bazı durumlarda ise özel hayat kapsamında değerlendirilmesi muhtemeldir. Kişinin aile fertleriyle gizleme arzusu olmaksızın paylaştığı olaylar gizli hayat kapsamına girmeyecek ancak özel hayat kapsamında değerlendirilecektir[19]. Özel yaşam alanına kişinin belirlediği yakınları dışındaki kişilerin sızması ve kişi ile bu yakınları arasındaki olayları öğrenmesi kişilik hakkına saldırı niteliği taşır[20]. Dolayısıyla özel hayat alanı korumalı hayat alanının içerisinde yer almaktadır.

AİHM’ye göre ise, özel hayat bütün unsurlarıyla tanımlanamayacak kadar geniş bir kavramdır[21]. Özel hayat, diğer insanlarla ve dış dünyayla ilişki geliştirmek hakkını da bünyesinde barındırır[22]Yakınlarla, hısımlarla, dostlarla paylaşılan boş zaman, dinlenme ve çalışma etkinlikleri, konutta ve işyerinde yaşam, fotoğraflar ve söyleşiler özel yaşam alanı kapsamındadır. Dolayısıyla AİHS kapsamında özel hayat alanı; kişinin yalnız kalma hakkı kapsamında özel yaşamı, aile hayatı, ev hayatı ve belirli insanlarla girdiği sosyal ilişkiler bütünüdür[23].

2.4 Gizli Hayat

Gizli hayat alanı, bir kimsenin kendisi veya güvendiği belirli kişiler dışında herkesten saklı tutmak istediği alandır[24]. Gizli hayat alanının kapsamına giren alanın belirlenmesi kişiye bırakılmıştır. Kişiler sahip oldukları yalnız kalma hakkı kapsamında, bazı olayları başkalarından saklı bir alanda yaşamak isteyebilirler. Kişi kendisine tanınan böyle bir alanda kimsenin bilgisi olmadan serbestçe hareket edebilir[25].

Gizli hayat kişisel değerler arasında yer aldığından koruma altına alınmıştır. Gizli hayat alanına giren bir olay kişinin rızasıyla TMK m. 23’ün sınırları kapsamında başkasına açıklanabilir ve ancak bu şekilde gizli olmaktan çıkar[26]. Bir kişinin gizli hayat alanına giren olayın evleviyetle özel hayatın kapsam alanına girdiği kabul edilmelidir. Gizli hayat kapsamı alanında kişi en yakın dostlarından, akrabalarından ve hatta ailesinden dahi saklı tutmak istediği hayat alanını özgür bir şekilde yaşar. Üçüncü kişilerce bu alana dahil bilgi ve olayların aktarılması kadar, bilgileri edinmek için kullanılan hukuka aykırı vasıtalar da kişilik hakkına saldırı teşkil eder. Bu kişilerin kim olduğunun ne kadar yakın olduğunun bir önemi yoktur[27]. Önemli olan kişinin saklı tutma arzusunun bu kişilere de yönelik olmasıdır[28].

Bir olayın kişinin gizli alanına girebilmesi için gereken objektif şart; olayın herkes tarafından izlenebilir ve bilinebilir olmamasıdır. Başkalarından gizli tutulan bir olay veya davranış mutlaka kişinin şeref ve haysiyetini ilgilendirmek zorunda değildir. Böyle bir durumda kişinin hem özel hayatının hem de şeref ve haysiyetinin ayrı ayrı ihlalinden bahsedilebilecektir[29].

Bir olayın gizli hayat alanına girebilmesi için gereken sübjektif şart ise; kişinin bu olayı gizli tutma iradesinin mevcut olmasıdır[30]. Gizli hayat alanına giren olayı kişinin çok güvendiği kişilere anlatması bu olayın gizliliğini ortadan kaldırmaz. Temel kıstas gizli hayat alanını özel hayat alanından da ayıran bu kişilerin belirli ve az sayıda olmasıdır[31]. Gizli hayat alanı korumalı hayat alanı kapsamında değerlendirilmektedir.

3. GENEL OLARAK HUKUKA UYGUNLUK SEBEPLERİ

Bir kimseye yönelik haksız fiil her halükârda hukuka aykırı olarak kabul edilmez. Başkasının daha üstün bir yararının bulunduğu veya kişinin rızasının olduğu bazı durumlarda haksız fiil neticesinde hukuka aykırılık meydana gelmez. İşte bu gibi durumlarda hukuka uygunluk nedenlerinin varlığından bahsedilebilecektir. Genel olarak hukuka uygunluk sebepleri; kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel yarar, kamusal yarar ve kanunun verdiği yetkinin kullanılmasıdır[32]. Özel hayatın ihlalinde kişinin rızası ve kamusal yarar hukuka uygunluk nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır[33].

Kişinin rızasının söz konusu olduğu hallerde özel hayata ilişkin açıklamalar verilen rıza çerçevesinde hukuka uygun olarak kabul edilecektir. Ancak kişinin rızası TMK m. 23 kapsamında hukuka aykırılığı ortadan kaldırmayabilir. Kişi TMK m. 23 ile kendisine karşı da korunmaktadır. Dolayısıyla rıza kişilik hakkından tamamen vazgeçme veya onu aşırı şekilde sınırlama anlamına geliyorsa hukuka aykırılığı ortadan kaldırdığından söz edilemeyecektir. Ayrıca rıza, açıklamanın ancak belirli kişilere yönelmesi şartıyla verilmesine rağmen bu sınır aşılmışsa da hukuka uygunluktan bahsedilemeyecektir[34].

Kişilerin özel yaşam alanları dışında kalan kamuya açık hayat alanında yaşadıkları olaylar, aktarıma açık bir nitelik taşıdığı ölçüde izin gerekmeksizin diğer kişilere iletilebilir. Örneğin, kişinin herkesin girip çıkabildiği yerlerdeki faaliyetlerinin, bir konferansta, seminer veya kurultayda yaptığı konuşmanın diğer kişilere aktarılması, izin alınmış olmasa da kişilik hakkının ihlali niteliğinde sayılmaz; çünkü buradaki faaliyetlerin basında yer almasına kişilerin örtülü iradeleriyle izin verdikleri kabul edilmektedir[35].

Sıradan bir kişiye göre oldukça sınırlı da olsa, kamuya mal olmuş kişilerin de özel yaşamlarının ve gizli hayat alanının olduğu kabul edilmektedir. Üstlendiği toplumsal rol veya mevki ne olursa olsun bu kişilerin tamamen mahrem sayılan gizli hayat alanına ilişkin hususların basında yer alması, onların kişilik hakkını ihlal eder. Böyle bir ihlalin gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti için olayda bir hukuka uygunluk sebebinin var olup olmadığı ayrıca incelenmelidir.

3.1 Kamusal Yarar ve İfade Özgürlüğü Kavramı

Kamusal yarar bir kimsenin kişiliğine yapılan saldırının hukuka aykırılık unsuru taşımasını engeller. Öğretide hukuka uygunluk sebebi olarak üstün nitelikte kamu yararının kabul edildiği durumların çoğunluğunda hukuka uygunluk sebebi aslında kamu gücünün kullanılmasıdır[36].

Kamusal yararın hukuka uygunluk sebebi oluşturduğu en önemli alan kitle iletişim araçlarıdır. Basın ve yayın organları iki işlevi yerine getirirler. İlk olarak kamu açısından öğrenilmesinde yarar bulunan olaylar hakkında okuyucuları ve izleyicileri bilgilendirirler. Bu toplumdan sadece bir kişi veya kişileri hedef alıp onunla veya onlarla ilgili olay veya olayları bildirme şeklinde gerçekleşebilir. Bu açıdan basının görevi yalnızca olay bildirimidir[37].

İkinci olarak basın toplum için genel yarar bulunan olaylar hakkındaki düşüncelerini açıklar. Bu düşünceler kişilerle ilgili de olabilir ve görevleri özellikle eleştiridir. Basında yer alan haberlerin içeriği muhakkak yüksek amaç izlemek zorunda değildir. Basının ikincil olarak, hoşa gitmek, oyalamak, eğlendirmek görevleri de vardır. Basın ve yayın organları görevlerini yerine getirirken sıklıkla kişilerin şeref ve haysiyetleri özel ve gizli hayatları, resimleri üzerindeki hakka saldırıda bulunabilirler. Bunlar ancak basın özgürlüğünün sınırları içinde sunulduğu ölçüde hukuka uygun olarak kabul edilir[38].

AİHS m. 10, ifade ve düşüncenin özgürce açıklanabileceğini şu şekilde düzenlemiştir; “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kannat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumla gerekli tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, nizamın sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başklarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açığa vurulmasının önlenmesi veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı merasime, koşullara, sınırlamalara veya yaptırımlara bağlanabilir”.

İfade özgürlüğü kavramının kökleri çok eskilere dayanır[39]. Liberal teorisyenler, ifade özgürlüğünü, demokrasi ve iyi bir yönetim anlayışının ana unsuru olarak belirtmektedirler[40]. Bu algı günümüzde de devam etmektedir, şöyle ki; AİHM, ifade özgürlüğünün, her demokratik toplum için olağanüstü öneme sahip olduğunu ifade etmektedir[41].

3.2 Kişinin Hayat Alanına Saldırı Halinde Bir Hukuka Uygunluk Nedeni Olarak İfade Özgürlüğü

Günümüzde, ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına saldırı hallerinin kesişim noktası, sosyal medya, yazılı ve görsel medya ve diğer kitle iletişim araçları vasıtalarıyla gerçekleşmektedir. Çünkü günümüzün karmaşık ve kalabalık toplumlarında bireysel söz özgürlüğü önemini geniş ölçüde yitirmiş, bunun yerini kitle haberleşmesi almıştır. Bu nedenledir ki AİHS 10. madde bağlamında en önemli sorunlar geniş anlamda basın ve basın özgürlüğü düzeyinde ortaya çıkmaktadır. Sosyal medyanın en çok tehdit ettiği kişilik hakkı şüphesiz ki özel hayattır[42].

Facebook ve diğer internet tabanlı sosyal ağlar modern iletişimlerin devrimini gerçekleştirmiştir. Her ay bir milyardan fazla insan aktif şekilde Facebook kullanmaktadır[43]. Facebook, Twitter gibi bir milyar civarında insanın aktif olarak kullandığı bir mecrada, basın organlarının, basın özgürlüğü kapsamında gerçekleştirmiş olduğu paylaşımlar, gazete, dergi gibi gibi yazılı basın araçlarından çok daha etkili olabilmektedir[44]. Ayrıca Skype, Messenger gibi kişilerin birbirleriyle özel olarak iletişim kurduğu mecralar da özel hayatın bir parçası haline gelmiştir[45].

Yazılı basın yoluyla kişilik haklarının ihlalinin gerçekleşebilmesi için;

              • Söz konusu açıklamanın basılmış bir eser içinde yer alması gerekmektedir.
              • Söz konusu açıklamanın yer aldığı basılmış eser, belirsiz sayıda kişi için basılmış ve çoğaltılmış olmalıdır.
              • Son olarak basılmış eserin, kamuoyuna sunulmak amacıyla yayımlanmış olması gerekir[46].

Basında yer alan bir açıklamaya, basit bir dedikoduya göre daha fazla inanılır. Basın özgürlüğü ve basında kullanılan araçlar kötüye kullanıldığı takdirde, kişilerin maddi ve manevi varlıklarında uğrayabilecekleri zarar, diğer faaliyet, işletme ve araçlarla kıyaslanamayacak kadar ağır ve etkili olur[47].

Olay bildirmenin kişilik hakkına saldırı niteliğinde sayılmaması için;

                • Olay gerçek bir olay veya görünürde gerçek bir olay olmalıdır.
                • Olayı bildirme uygun amaca hizmet etmeli, yani kişinin kimliğinin belirtilmesi için ciddi ve genel bir menfaat bulunmalıdır.
                • Olayın bildirilmesini gerektirecek güncel bir olay olmalıdır
                • Olayın topluma ulaştırılmasında kamu yararının bulunması gerekir [48].

Gerçeğe ait olayların bildirilmesinde dahi haber, şekil ve konu açısından hukuka aykırılık unsuru taşıyabilir. Okuyuculara sadece gerçek olayın yansıtılması yeterli değildir. Şekil açısından veriliş tarzı da kişisel değerleri ihlal etmemelidir. Kırıcı ifadelerin, küçük düşürücü terimlerin ve başlıkların kullanılmamasına özen gösterilmelidir[49].

Basın tarafından verilen haber, gerçektende kamuoyunu aydınlatma amacı çerçevesinde bir haber niteliği taşımalıdır. Üstün nitelikte kamu yararının varlığını takdir yetkisi hakime aittir. Bu konuda hakim takdir yetkisini kullanırken, söz konusu kişinin sade vatandaş mı yoksa kamuya mal olmuş bir kişi mi olduğu, verilen haberin içeriği, haberin gerekliliği, hizmet ettiği yarar, haberin hedef kitlesi hususlarını göz önüne almalıdır[50].

Gerçeklik, habere yahut eleştiriye konu olayın gerçek olmasını ifade eder. Ancak gerçeklikten maddi gerçeklik değil, görünür gerçeklik anlaşılmalıdır. Zira olayın maddi gerçekliğini araştırmasını beklemek basını önemli ölçüde kısıtlamak anlamına gelecektir[51]. Gerçeğe aykırı olay bildirmeler ise, içeriği ne olursa olsun, hukuka aykırıdır. Haberin tamamıyla gerçek dışı olması yanında, gerçek olayların eksik açıklanması da, eğer eksik olan kısımlar nedeniyle okuyucuda tamamen farklı bir olayın varlığı düşüncesi uyanıyorsa, aynı kapsamda değerlendirilir[52].

Gerçek dışı olayı bildirmenin bilerek yapılması ile bilmeden ya da bilebilecek durumda olmadan yapılması hukuka aykırılık unsurunun oluşmasını etkilemez. Ancak, bu durum tazminat davalarında kusur açısından önem taşıyabilir. Gerekli özen gösterilmeden yazılan gerçek dışı olay bildirme hem hukuka aykırıdır, hem de fail kusurludur.

Basın ve yayın organlarının ikinci işlevi olan eleştiri ise sert olabilir. Ancak gereksiz yere kırıcı nitelik taşıyorsa hukuka aykrıdır. Eleştirinin kaleme alınış şekli, içeriği oluşturan olayın tahrif edilmiş olup olmaması, olayın doğruluğu araştırılmadan eleştiri yapılıp yapılmadığı, eleştiriye konu teşkil eden olayın objektif, maksada uygun biçimde, kamuoyu oluşturmaya yönelik bir şekilde sunulup sunulmadığı önemlidir[53].

Kişilerin görünür hale geldiği mekanlar, kamusal otoritelerin yine meşru başka menfaatleri koruma görevinin alanı olduğunda, birey ile genelin menfaatleri arasında bir denge tesisi hukuki problemi ortaya çıkar[54].

AİHM’e göre basın, her ne kadar, özellikle başkalarının onurunu korumak amacıyla konmuş bulunan sınırları aşmamak zorunda ise de politik sorunlar ve genel yararı ilgilendiren öteki konulara ilişkin haber ve düşünceleri iletmekle görevlidir[55]. Basın özgürlüğü, kamuoyuna, yöneticilerin fikir ve davranışlarını öğrenme ve değerlendirmede kullanılacak en uygun araçlardan birini sağlamaktadır. AİHS m. 10. bu hususu kamunun bilgi ve haber alma hakkına sahip bulunduğunu belirtmek suretiyle ifade etmiştir.

Hür siyasi tartışma, bütünüyle sözleşmeye egemen demokratik toplum kavramının öz unsurunu oluşturur. Bu nedenledir ki hoşgörülebilir eleştiri sınırları kamusal kişi sıfatıyla hareket eden siyaset adamı konusunda, sade vatandaş konusundakinden daha geniştir. Toplum içinde bulundukları konum nedeniyle, kamuoyunun dikkatini çeken kişiler kamuya mal olmuş kişilerdir[56]. Devlet adamları, milletvekilleri, diplomatlar, ünlü yazarlar, sporcular, gazeteciler, sanatçılar, bilimadamları gibi kişiler kamuya mal olmuş kişiler olarak gösterilebilir.

Kuşkusuz siyaset adamı da özel hayat çerçevesi dışında onurunun korunması hakkına sahiptir. Fakat bu himayenin gerekleri, siyasi konuların serbestçe tartışılmasının sağlayacağı yarar ile dengelenmek zorundadır. Unutmamak gerekir ki siyaset adamları politika sahnesinde yer almış bulunan kişilerdir ve her söz ve her davranışları gazeticiler yanında halk tarafından da dikkatle ve yakından izlenmektedir[57]. Kamuya mal olmuş kişilerle ilgili şeref ve haysiyete aykırı demeçlerin hukuka uygun kabul edilebilmesi için söz konusu demeçlerin kişilerin görev alanlarıyla doğrudan veya dolaylı olarak ilgisi bulunması gerekir[58].

Özel hayatın korunmasının derecesi, kişinin tanınmışlığı ile ters orantılıdır. Şu ya da bu alandaki faaliyetleri yahut sadece statüleri veya konumları nedeniyle kamuya mal olma, halk tarafından bilinme düzeyi arttıkça, o kişinin, elbette kural olarak sahip bulunmaya devam ettiği, mahremiyetini koruyan perdenin daha saydam hale gelmesine sebebiyet verecektir. Bu durum, söz konusu kişi kamusal yetkiler kullanan bir figür olduğu takdirde daha net ortaya çıkar. Topluma mal olmanın, bunun için çabalamanın ve belki elde etmenin getirisi şöhretin keyfini yaşamak ise, bedeli de yine belli ölçüler içinde kalmak koşuluyla, şeffaflaşmaya hazır olmak ve bunu sindirebilmektedir[59].

Dipnotlar

[1] http://www.tdk.gov.tr

[2] KILIÇOĞLU Ahmet, Şeref, Haysiyet ve Özel Yaşama Basın Yoluyla Saldırılardan Hukuksal Sorumluluk, Ankara, 2013, s. 117; EGGER August, İsviçre Medeni Kanunu Şerhi, Giriş ve Kişinin Hukuku, Cilt: 1, ÇERNİS Volf (Çev), Ankara, 1947, s. 288; DURAL Mustafa/ÖĞÜZ Tufan, Türk Özel Hukuku Cilt: II Kişiler Hukuku, İstanbul, 2016, N. 672.

[3] DURAL/ÖĞÜZ, N. 674.

[4] SEROZAN Rona, Medeni Hukuk Genel Bölüm/Kişiler Hukuku, İstanbul, 2015, İkinci Bölüm, § 3, N. 11; KOCABAŞ Gediz, Türk Hukukunda Basın Özgürlüğünün Sınırı Olarak Kişilik Hakkı, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul, 2004, s. 29; ÖZTAN Bilge, Şahsın Hukuku Hakiki Şahıslar, Ankara, 1999, s. 133; İMRE Zahit, Medeni Hukuka Giriş, İstanbul, 1980, s. 470; HELVACI Serap/ERLÜLE Fulya, Medeni Hukuk, İstanbul, 2016, s. 89; HELVACI Serap, Gerçek Kişiler, İstanbul, 2016, s. 124; TANDOĞAN Haluk, Şahsiyetin Akit Dışı İhlâllere Karşı Korunmasının İşleyiş Tarzı ve Basın Yoluyla Olan İhlâllere Karşı Özel Hayatın Korunması, AÜHFD, 1963, c. XX, s. 26; ACABEY Mehmet Beşir, Basın Özgürlüğü ve Bu Özgürlüğün Bir Sınırı Olarak Kişilik Hakkı, Journal of Yaşar University, Cilt: 8, Sayı: Özel, s. 20; KAYA Mine, Telekomünikasyon Alanında Kişilik Haklarının Korunması, Ankara Barosu Dergisi, 2010/4, s. 285; KILIÇOĞLU, s. 118; DURAL/ÖĞÜZ, N. 674; KOCABAŞ, s. 29; SEROZAN, İkinci Bölüm, § 3, N. 11.

[5] BRÜGGEMEIER Gert, Personality Rights in European Tort Law, BRÜGGEMEIER Gert/CIACCHI Aurelia Colombi/O’CALLAGHAN Patrick (Ed.), New York, 2010, s. 12; UERPMANNWITZTZACK Robert, “Personal Rights and the Prohibition of Discrimination”, European Fundamental Rights And Freedoms, EHLERS Dirk (Ed.), Berlin, 2007, § 3, N. 3.

[6] Detaylı bilgi için bkz. SALİHPAŞAOĞLU Yaşar, Özel Hayatın Kapsamı: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatları Işığında Bir Değerlendirme, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi c. XVII, sa. 3, 2013, s. 228 vd.

[7] SALİHPAŞAOĞLU, s. 229.

[8] Özel hayatın gizliliği hakkını “yalnız olabilme hakkı” olarak ilk ifade eden İngiliz yargıç Thomas M. Cooley’dir.

[9] SALİHPAŞAOĞLU, s. 229.

[10] BRÜGGEMEIER, s. 12.

[11] BRÜGGEMEIER, s. 13.

[12] WACKS Raymond, Privacy A Very Short Introduction, New York, 2015, s. 63; BÜRÜGGEMEIER, s. 14.

[13] KOMMERS Donald/MILLER Russell, The Constitutional Jurisprudence of the Federal Republic of Germany, Durham, 2012, s. 407; DIGGELMANN Oliver/CLEIS Maria Nicole, How the Right to Privacy Became a Human Right, Human Rights Law Review, 2014/14, s. 441; von BASSEWİTZ Katharina, Paparazziler İçin Zor Zamanlar: Kişinin Özel Yaşamına Saygı Gösterilmesi (Mahremiyet) Hakkına İlişkin Alman ve İngiliz Basınını Ayaklandıran Dönüm Noktası Niteliğinde İki Karar, PARLAK BÖRÜ Şafak (Çev.), AÜHFD, 64 (4), 2015, s. 1248; BRÜGGEMEIER, s. 24; UERPMANN-WITZTZACK, § 3, N. 3.

[14] BRÜGGEMEIER, s. 25.

[15] KILIÇOĞLU, s. 119; HELVACI/ERLÜLE, s. 89; ACABEY, s. 20; HELVACI, s. 126; TANDOĞAN, s. 26; ÖZTAN, s. 134.

[16] ACABEY, s. 21; KAYA, Telekomünikasyon, s. 286; TANDOĞAN, s. 26.

[17] GEMALMAZ M. Semih, Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş, İstanbul, 2010, s. 205.

[18] ÖZEL Sibel, Uluslararası Alanda Medya ve İnternette Kişilik Hakkının Korunması, Ankara, 2004, s. 31; KILIÇOĞLU, s. 120; HELVACI/ERLÜLE, s. 89; ACABEY, s. 21; KAYA, Telekomünikasyon, s. 285; HELVACI, s. 125; TANDOĞAN, s. 26; ÖZTAN, s. 134.

[19] KILIÇOĞLU, s. 121.

[20] ACABEY, s. 21.

[21] Costello Roberts v. The United Kingdom, 25 April 1993, para.36, http://hudoc.echr.coe.int, e.t (13.11.2019)

[22] KILKELLY Ursula, Özel Hayata Ve Aile Hayatına Saygı Gösterilmesi Hakkı, Avrupa Insan Hakları Sözleşmesi’nin 8. Maddesi’nin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz, İnsan Hakları El Kitapları, No. 1, Strasbourg, 2001, s. 17; ROAGNA Ivana, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamında Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Gösterilmesi Hakkının Korunması, ALKIŞ-SCHÄLING Ayşe Gül (Çev.), Strasbourg, 2012, s. 13; UERPMANNWITZTZACK, § 3, N. 3.

[23] SEROZAN, İkinci Bölüm, § 3, N. 11; UERPMANNWITZTZACK, § 3, N. 5, 6; ROAGNA, s. 17.

[24] VELİDEDEOĞLU Hıfzı Veldet, Türk Medeni Hukuku Cilt: I – Cüz: II, Şahsın Hukuku, İstanbul, 1963, s. 122; KILIÇOĞLU, s. 121; HELVACI/ERLÜLE, s. 89; ACABEY, s. 21; KAYA, Telekomünikasyon, s. 287; HELVACI, s. 125; TANDOĞAN, s. 26; ÖZTAN, s. 134.

[25] KILIÇOĞLU, s. 121.

[26] KILIÇOĞLU, s. 122; DURAL/ÖĞÜZ, N. 691.

[27] Yargıtay, 2. HD, 2007/17220, 2008/13614, T. 20.10.2008, “Olayda; davacı-davalı koca tarafından mahkemeye delil olarak sunulan, ses kayıtlarına ilişkin CD.nin , davalının özel hayatının gizliliği ihlal edilmek suretiyle hukuka aykırı yolla elde edildiği, bu nedenle delil olarak kullanılamayacağı ileri sürülmüş; mahkemece de; davacı eşin delil olarak sunduğu ses kaydının davalının bilgisi dışında özel hayatın gizliliği ihlal edilerek hukuk dışı yollardan oluşturulduğu, bu sebeple itibar edilemeyeceği kabul edilerek , davalının sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışta bulunduğunu gösteren başkaca bir delil de getirilmediği gerekçesiyle davacı-davalı kocanın açtığı boşanma davasının reddine karar verilmiştir. Sunulan delil, eşlerin birlikte yaşadıkları konutta, davalının bilgisi dışında koca tarafından hazırlanan bir sistemle elde edilmiştir. Yapılan bilirkişi incelemesi sonucu, (CD)deki ses kayıtlarının, orjinal olduğu, üzerinde ekleme, çıkarma, kesinti ve kopyalama bulunmadığı tesbit edilmiştir. Davalı-davacı, kayıt altına alınan konuşmaların kendisine ait olmadığına ilişkin bir iddia ileri sürmemekte, bu delilin özel hayatının gizliliği ihlal edilerek elde edildiğini belirterek karşı çıkmaktadır. Bir delilin elde edilişi, kişilerin Anayasa ile tanınmış hakların ihlali suretiyle gerçekleşmiş ise, onun hukuka aykırı olarak elde edildiğinin kabulü gerekeceğinde duraksama bulunmamaktadır. Delilin elde edilişinde hukuka uygunluk nedenleri varsa, o zaman kanuna aykırılık ortadan kalkar. Kuşkusuz Anayasaya göre; herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. (Anayasa m,20/1) Ancak, evlilik birliğinde eşlerin, evliliğin devamı süresince birbirlerine sadık kalmaları da yasal bir zorunluluktur. (TMK.m.185/3) Eşlerden birinin, bu alana ilişkin özel yaşamı, evlilikle biraraya geldiği ve birlikte yaşadığı hayat arkadaşı olan diğer eşi de en az kendisininki kadar yakından ilgilendirir. O nedenle, evlilikte, evlilik birliğine ilişkin yasal yükümlülükler alanı, eşlerin her birinin özel yaşam alanı olmayıp, aile yaşamı alanıdır. Bu alanla ilgili de eşlerin tek tek özel yaşamlarının değil bütün olarak aile yaşamının gizliliği ve dokunulmazlığı önem ve öncelik taşır. Bu bakımdan evliliğin yasal yükümlülükler alanı, diğer eş için dokunulmaz değildir. Bu nedenle, eşinin sadakatinden kuşkulanan davacı-davalının, birlikte yaşadıkları her ikisinin de ortak mekanı olan konutta, eşinin bilgisi dışında ses kayıt cihazı yerleştirerek, eşinin aleni olmayan konuşmalarını kaydetmesinde bu suretle sadakat yükümlülüğü ile bağdaşmayan davranışlarını tesbit etmesinde özel hayatın gizliliğinin ihlalinden söz edilemez ve hukuka aykırılık bulunduğu kabul olunamaz. Aksine, aile birliğine ilişkin ortak yaşanılan mekana davalının, meşru olmayan bir amaç için arkadaşlarını kabul etmesinde, aile hayatının gizliliğini ihlal söz konusudur. Bu bakımdan sözü edilen delilin elde edilişinde hukuka aykırılık bulunduğundan söz edilemez. O halde yapılan soruşturma ve toplanan delillerle; davalı-davacının; meşru olmayan bir amaç için karşı cins de dahil olmak üzere arkadaşlarını müşterek konuta aldığı ve sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığı gerçekleşmiştir. Bu halde, taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Gerçekleşen olaylar karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu koşullar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, davacı-davalı koca tarafından açılan boşanma davasının da kabulüne hükmedilmelidirken isteğin reddi doğru bulunmamıştır. …”, Hukuk Türk Hukuk Veri Tabanı, e.t, (19.11.2019). Yargıtayın vermis olduğu bu karara katılmamız mümkün değildir. Mahkeme her iki eş için ortak mekan özelliğine sahip birlikte yaşadıkları eve diğer eşten habersiz gizli kamera yerleştirilmesinin özel hayatın ihlali olarak değerlendirilemeyeceği yönünde karar vermistir. Oysa ortak yaşam alanında gerçekleşiyor olsa dahi eşin yalnız olduğunu düşündüğü bir anda gerçekleştirmiş olduğu ve saklı tutma arzusunun bulunduğu eylemlerin gizli hayat kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Aksi takdirde kişilerin yalnız kalma hakkı olarak ifade ettiğimiz hakkının uygulama alanı büyük ölçüde daraltılmış olacaktır. Ortak yaşam alanında gerçekleşen ve eşlerden birinin saklı tutma arzusunun söz konusu olduğu eylemler gizli hayat kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

[28] Yargıtay 4. HD, E. 2014/6002, K. 2014/10560, T. 25.06.2014, “… Davacı, davalılardan F.. A..’nun evine gizlice dinleme cihazı koyarak eşinin ve kayın validesinin konuşmalarını kaydettiğini, bu kayıtları diğer davalı N. A..’nın, kendisine, tıp fakültesi psikiyatri bölümüne, kayın validesi için açtıkları vesayet dava dosyasına ve akrabalarına göndermek suretiyle, kişilik haklarını ihlal ettiklerini belirterek, manevi tazminat talep etmiştir. Davalılar, davanın reddinin gerektiğini savunmuşlardır. Mahkemece, davalıların eyleminin, önceye dayalı husumetin devamı ve sonucu olduğu belirtilerek davanın reddine karar verilmiştir. Dosya kapsamından, davalıların konuşmaları gizlice kaydedip, başka yerlere gönderdiklerini kabul ettikleri, evli olan davalıların bu eylemleri davalı F.. A..’nun annesi S. B..’ın ruh sağlığının teşhisi ve gerekli tedavisinin yapılması için yaptıklarını belirttikleri, bu eylemleri nedeniyle davalılardan F.. A..’nun kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaları kayıt etmek suçundan cezalandırıldığı, diğer davalı N.. A..’nun kayda alınan konuşmaları yayınlamak suçundan cezalandırıldığı ve her ikisi için de hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği ve bu kararın kesinleştiği anlaşılmıştır. Yukarıda anlatılanlar nazara alındığında davalıların iddia edilen haksız eylemleri işledikleri sabittir. Davacının evine gizlice kayıt cihazı konularak konuşmaların kaydedilmesi ve bu kayıtların başka yerlere gönderilmiş olması, özel hayatın gizliliğinin ihlalidir. Şu durumda, davacı yararına uygun bir miktar manevi tazminat takdir edilmelidir. Karar, açıklanan nedenle yerinde görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir. …”, Kazancı İçtihat Bilgi Bankası e.t (13.11.2019); HELVACI/ERLÜLE, s. 90.

[29] TANDOĞAN, s. 25; KILIÇOĞLU, s. 123.

[30] KILIÇOĞLU, s. 125.

[31] KILIÇOĞLU, s. 127.

[32] HELVACI/ERLÜLE, s. 90.

[33] İMRE, s. 475; DURAL/ÖĞÜZ, N. 692, 694.

[34] KAYA Mine, Sosyal Medya ve Sosyal Medyada Üçüncü Kişilerin Kişilik Haklarının İhlali, TBB Dergisi, 2015/119, s. 295; ACABEY, s. 42; HELVACI, s. 129; TANDOĞAN, s. 33; DURAL/ÖĞÜZ, N. 693; İMRE, s. 473; ÖZTAN, s. 136.

[35] Öğretide bir görüş, bir kadının plajda çekilmiş mayolu bir resminin izin vermeden basında yer almasının, plaj herkese açık bir yer olsa bile, özel yaşamın ihlali niteliğinde sayılacağını; resmin poz verilerek çekilmiş olmasının da basında yayınlanması için izin verildiği anlamına gelmeyeceğini ifade etmektedir. ACABEY, s. 28. Kanaatimizce, kişinin basın mensuplarına poz vermesi halinde artık burada örtülü bir irade beyanınn varlığının kabul edilmesi gerekmektedir.

[36] HELVACI, s. 154; DURAL/ÖĞÜZ, N. 694.

[37] HELVACI/ERLÜLE, s. 96; HELVACI, s. 155.

[38] HELVACI, s. 155.

[39] Aristo’nun düşünceleri için ifade çok önemli role sahip bir kavramdı. İslam’ın ilk dönemlerinde de ifade özgürlüğübe büyük değer verildi ve serbest konuşma “free speech” olarak ifade edilirdi. İslamik araştırmalarda bulunan akademisyen Hugh Goddard, modern akademik bir kavram olarak ifade özgürlüğünün orjininin, 19 YY. medreseleri olduğunu ifade etmektedir. Daha sonra, felsefi aydınlanmanın başını çeken düşünürler bu özgürlüğü çok yüksek seviyelere yükseltmişlerdir. Hepimizin tanıdığı Voltaire’in “Efendim, sizin görüşünüzü paylaşmıyorum, fakat ben sizin bu düşüncelerinizi açıklamınız için hayatımı riske atabilirim” sözü ifade özgürlüğü ile ilgili büyük bir öneme sahiptir. GODDARD Hugh, A History of Christian-Muslim Relations, Edinburgh, 2000, s. 100; O’FLAHERTY Michael, Freedom of Expression: Article 19 of the International Covenant on Civiland Political Rights and the Human Rights Committee’s General Comment No 34, Human Rights Law Review, Volume: 12, 2012, s. 628.

[40] O’FLAHERTY, s. 629; DIGGELMANN/CLEIS, s. 442.

[41] Tae Hoon Park v Republic of Korea (628/1995), CCPR/C/64D/628/1995 (1998), 20 October 1998;6 International Human Rights Research, 623 (1999), N. 10.3, O’FLAHERTY, s. 629.

[42] ACABEY, s. 22; KAYA, Sosyal Medya, s. 294.

[43] MCGOLDRICK Dominic, The Limits of Freedom of Expressionon Facebook and Social Networking Sites: AUK Perspective, Human Rights Law Review, Volume: 13, 2013, s. 125. Pek çok şirket, şirket içi haberleşmesinde sosyal medyayı kullanmakta, gerek şirket gerek çalışanlar bu ortamda şirket duyurularını, sektördeki gelişmeleri, güncel konuları, sosyal medya gündemini takip edebilmektedir. Şirket çalışanlarının bu tür sosyal medya ortamlarında iş hayatı, iş arkadaşları ve şirketle ilgili paylaşımları da kişilik hakkı ihlâllerine neden olabilmektedir. KAYA, Sosyal Medya, s. 295.

[44] Yargıtay, 4. HD, E. 2015/2991, K. 2016/1881, T. 17.02.2016, “Davacı davalıyı tanımadığını, davalının davacı adına elektronik posta adresi aldığını, facebookta sayfa açtığını, bu sayfada davacı adına fotoğraflar paylaştığını, davacının msn adresinden davacının arkadaşı ile yazışmalar yaptığını, özel hayatı ile ilgili gerçek dışı ve hakaret nitelikli iletiler gönderdiğini, olay sebebiyle acı ve üzüntü yaşadığını beyan ederek uğradığı manevi zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur. …Kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse manevi tazminat ödetilmesini isteyebilir. Yargıç, manevi tazminatın tutarını belirlerken, saldırı oluşturan eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır. Tutarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel durum ve koşulların bulunacağı da gözetilerek takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde nesnel (objektif) olarak göstermelidir. Çünkü Kanun’un takdir hakkı verdiği durumlarda yargıcın, hukuk ve adalete uygun (hak ve nasfetle) karar vereceği 4. maddesinde belirtilmiştir. Takdir edilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir işlevi (fonksiyonu) olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna dair bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek tutar, var olan durumda elde edilmek istenilen doyum (tatmin) duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. Somut olaya gelince, davalının davacı adına hesap açarak yaptığı yazışmalarda davacı gibi davranarak gönderdiği iletilerin suç nitelikli olması sebebiyle özel hayatı ihlal suçundan cezalandırılması, olay tarihi, tarafların ekonomik ve sosyal durumları ile yukarıdaki ilkeler gözetildiğinde davacı yararına takdir olunan manevi tazminat tutarı azdır. …”, Hukuk Türk Hukuk Veritabanı, e.t (21.11.2016).

[45] Yargıtay HGK, E. 2014/4-77, K. 2015/1712, T. 19.06.2015, “Davacı, kendisinin Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğünde müşavir olarak çalışmakta olduğunu, davalılardan F. A.’ın başmüfettiş olduğunu, hakkında yürüttüğü soruşturma nedeniyle kendisine ait bilgisayardaki SKYPE adresine girdiğini, arkadaşları ile yaptığı görüşmelere ait bilgileri kayıt altına alarak soruşturma dosyasına eklediğini, diğer davalıların ise teknik elaman olarak bu işlemlerin yapılmasında yardımcı olduklarını, davalıların eylemini 26.12.2008 tarihinde öğrendiğini, davalı F. A.’ın işyerinde kendisi hakkında soruşturma açılacağı yönünde konuştuğunu, davalıların eylemlerinin haberleşme özgürlüğünün ihlali niteliğinde olduğunu ve kişilik haklarına saldırı oluşturduğunu belirterek, davalılardan 6.000,00 TL manevi tazminatın faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar vekili, TC.Anayasası’nın 129/5.maddesi uyarınca kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan dolayı idari yargıda dava açılabileceğini, işin esası yönünden ise davanın 1 yıllık zamanaşımı süresinde açılmadığını, müvekkili F. A.’ın kendisine verilen soruşturma görevini yasal çerçevesi içinde yerine getirdiğini, davacıya kullanması için verilen bilgisayarın kuruma ait olduğunu, kuruma iade edilen bilgisayarların rutin kontrollerinin yapıldığını ve elde edilen bilgilerin kuruma bildirildiğini, davacının iddia ettiği gibi SKYPE adresine girilmediğini, yapılan işlemin bilgisayarda kayıtlı yazışmaların çıktılarının alınması olduğunu, davacının özel hayatının gizliliğinin ihlal edilmediğini, bu konuda davacının yaptığı şikayet üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca verilmiş dilekçenin işleme konulmasına gerek olmadığına dair kararın bulunduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. … Bu ilkeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı, davalı F. A.’ın başmüfettiş olduğunu, hakkında yürüttüğü soruşturma nedeniyle kendisine ait bilgisayardaki SKYPE adresine girdiğini, arkadaşları ile yaptığı görüşmelere ait bilgileri kayıt altına alarak soruşturma dosyasına eklediğini, davalının eyleminin haberleşme özgürlüğünün ihlali niteliğinde olduğunu ve kişilik haklarına saldırı oluşturduğunu belirterek eldeki tazminat davasını açmıştır. Davacının bu iddiası, içerikçe davalının kamu görevi sırasında ve yetkisini kullanırken işlediği bir kusura dayanmaktadır. Hal böyle olunca, davalının görevi dışında kalan kişisel kusuruna dayanılmadığına, eylemin görev sırasında ve görevle ilgili olmasına ve hizmet kusuru niteliğinde bulunmasına göre, eldeki davada husumet kamu görevlisine değil, idareye düşmektedir. Öyle ise, dava idare aleyhine açılıp, husumetin de idareye yöneltilmesi gerekir. Bu nedenle, yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, davalı F. A. hakkındaki davanın husumet yokluğu nedeni ile reddedilmesi gerektiği gözetilmeyerek işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya aykırıdır. …”, Kazancı İçtihat Bilgi Bankası, e.t (15.11.2016).

[46] ÖZEL, s. 45; ACABEY, s. 24.

[47] ACABEY, s. 22.

[48] TANDOĞAN, s. 30.

[49] DOĞAN Pınar Bahar, Çatışan İki Değer: Haber Verme Hakkı ve Kişilik Hakkı, Ankara Barosu Dergisi, 2014/4, s. 489; AKSOY Hüseyin Can, Cevap Ve Düzeltme Hakkı Çerçevesinde Haberin Gerçeğe Aykırılığı, TBB Degisi, 2014/112, s. 61; HELVACI, s. 156; TANDOĞAN, s. 30.

[50] Yargıtay 4. HD, E. 2015/4288, K. 2016/7373, T. 02.06.2016, “… Davacı, … 10.3.2014 tarihli sayısında “ … ” başlıklı haberde fotoğrafının ve kimlik bilgilerinin fütursuzca kullanıldığını, hakkında karalama ve linç kampanyası başlatıldığını, toplumun bir kesimine hedef gösterildiğini, aile ve ticari hayattaki itibarının zedelendiğini, davaya konu isnatlar ile ilgili olarak hakkında herhangi bir soruşturma bulunmadığını beyanla, yayının hukuka aykırılığının tespiti ile manevi tazminata karar verilmesini istemiştir. Davalılar, davaya konu edilen haberin ülkemiz gündeminde bulunan ve paralel devlet yapılanması olarak bilinen hukuk dışı yapılanma hakkında olduğunu, bu konu hakkında ortaya çıkan en küçük iddia ve olayların görünür gerçekler çerçevesinde kamuoyuna aktarılmasının basın özgürlüğü ve haber verme hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerekeceğini, habere erişimin engellenmesi isteğinin reddedildiğini, davacı ve … haber nedeni ile haklarında savcılığa şikayetçi olduklarını, ancak kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verildiğini, haberin iddia olarak aktarıldığını, … hakkında soruşturma açılmış bulunduğunu, bu kişinin iletişime geçtiği kişiler hakkında haber yapılmasının basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilerek davanın reddine karar verilmesini istemişlerdir. Mahkemece, haberin genel iddialar üzerine hazırlandığı, halen yürütülen soruşturma kapsamında davacı hakkında paralel yapılanma içinde olduğuna yönelik bir iddianın olmadığı, söz konusu haberin, davacıyı toplumun belirli kesiminde hedef gösterir nitelikte olduğu, basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği fotoğraf ve bilgilerin de kullanıldığı, davacının kişilik haklarının ihlal edildiği kanaatine varılarak istemin bir bölümünün ödetilmesine karar verilmiştir. Basın özgürlüğü, Anayasa’nın 28. maddesiyle 5187 Sayılı Basın Kanunu’nun 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu sebeple ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Dava konusu haber bütün olarak değerlendirildiğinde, Ülkemiz gündeminde olan ve bu yönüyle güncel nitelikte kabul edilen, toplumun tüm kesimlerince ilgiyle takip edilen ve paralel devlet yapılanması olarak bilinen konu ile ilgili olduğu, haberde bahsi geçen … hakkında … ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmaya engellemeye teşebbüs ile örgüt kurmak ve yönetmek suçlarından soruşturma yürütüldüğü anlaşılmaktadır. Böylesine hassas bir konu ile ilgili tüm bilgilerin kamuoyuyla paylaşılmasında kamusal yarar bulunduğunda kuşku bulunmamaktadır. Açıklanan sebeplerle davaya konu haber bütün olarak ele alınmalı ve içeriğin toplumsal ilgi ve kamu yararını haiz olduğu kabul edilmelidir. Mahkemece kişilik haklarının ihlal edildiği sonucuna varılmış ise de, AİHM benzer olaylarda vermiş olduğu kararlarda basın özgürlüğü kapsamında belli ölçüde abartıya ve hatta tahrik yoluna başvurmanın mümkün olduğuna ( Prager ve Oberschlick v. Avusturya, 26 Nisan 1995, § 38, A serisi, No. 313 ) işaret edilmekte, ayrıca özel hayata yapılan müdahalenin ortaya çıkacak kamu yararından daha ağır basacak kadar ciddi olmadığı durumlarda gazetenin basın özgürlüğünün korunması gerektiğini ( Haldimann ve diğerleri-İsviçre ) ifade etmektedir. Şu durumda, davaya konu haberin güncel ve toplumun her kesiminin ilgisini çeken, üstün nitelikte kamusal yarar taşıyan bir konuya dair olması gözetilerek basının haber verme hakkı toplumun da haber alma hakkı kapsamında kaldığının kabulüyle istemin tümden reddedilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle, davalıların tazminat ile sorumlu tutulmuş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir. …”, Kazancı İçtihat Bilgi Bankası, e.t: (14.11.2016).

[51] DOĞAN, s. 488; ACABEY, s. 39.

[52] HELVACI, s. 157; AKSOY, s. 61.

[53] HELVACI, s. 157; AKSOY, s. 63.

[54] GEMALMAZ, s. 205.

[55] Lingens/Avusturya, 8.7.1986, A 103, § 41 – 42; Castels/İspanya, 23.4.1992, A 236, § 42, http://hudoc.echr.coe.int, e.t (13.11.2016)

[56] ÖZEL, s. 51; HELVACI, s. 129.

[57] Lingens/Avusturya, 8.7.1986, A 103, § 41 – 42; Castels/İspanya, 23.4.1992, A 236, § 42. http://hudoc.echr.coe.int, e.t (13.11.2016)

[58] ÖZEL, s. 51; TANDOĞAN, s. 31.

[59] GEMALMAZ, s. 209; ACABEY, s. 28.

Yorum yap