Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku

Yargı Reformu Çerçevesinde 7188 Sayılı Kanunla Getirilen Tutukluluk Sürelerine İlişkin Düzenlemelerin Değerlendirilmesi

Dr. Öğr. Üyesi Zafer İçer
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı

1. Giriş, 7188 Sayılı Kanun ile Getirilen Tutukluluk Sürelerine İlişkin Düzenlemeler
7188 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 17.10.2019 tarihinde kabul edilmiş ve 24.10.2019 tarih ve 30928 sayılı Resmi Gazete yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

7188 sayılı Kanun’un 18 inci maddesi ile tutuklama sürelerinin düzenlendiği 102 nci maddeye 4 ve 5 nci fıkralar eklenmiştir. Bu fıkralar şu şekildedir:

(4) Soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemez. Ancak, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve toplu olarak işlenen suçlar bakımından bu süre en çok bir yıl altı ay olup, gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

(5) Bu maddede öngörülen tutukluluk süreleri, fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmamış çocuklar bakımından yarı oranında, on sekiz yaşını doldurmamış çocuklar bakımından ise dörtte üç oranında uygulanır.

Görüldüğü gibi, 102 nci maddenin 4 üncü fıkrası, soruşturma evresi yönünden azami tutukluluk sürelerini düzenlerken, 102 nci maddeye 5 nci fıkra olarak eklenen düzenleme ise, 15 yaşını doldurmamış çocuklar bakımından hiçbir evre ayrımı yapılmaksızın azami tutukluluk sürelerini düzenlemektedir. Buna göre;

2. CMK’da Öngörülen Tutuklama Süreleri

7188 sayılı Kanun’un 18 inci maddesi ile tutuklamaya ilişkin sürelerin düzenlendiği 102 nci maddeye 4 ve 5 nolu fıkraların değerlendirmesine geçmeden önce, 102 nci maddenin 1 ve 2 nci fıkralarında öngörülen tutukluluk sürelerinin incelenmesinde ve sürenin ne anlama geldiğinin ortaya konulmasında fayda bulunmaktadır.

102 nci maddenin ilk iki fıkrası şu şekildedir: (1) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir. (2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda beş yılı geçemez”.

İlk iki fıkra uyarınca özetle;

a) Ağır ceza mahkemesinin görev alanına girmeyen işlerde azami tutukluluk süresi 1 yıl + 6 ay uzatma süresi ile birlikte toplam 1 yıl 6 aydır.

b) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, azami tutukluluk süresi 2 yıl + 3 yıl uzatma süresi ile birlikte toplam 5 yıldır.

c) TCK’nın İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü (Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar), Beşinci (Anayasal Düzene Karşı Suçlar), Altıncı (Milli Savunmaya Karşı Suçlar) ve Yedinci Bölümünde (Devlet Sırlarına Karşı Suçlar) tanımlanan suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu’nda yer alan suçlarda azami tutukluluk süresi 2 yıl + 5 yıl uzatma süresi ile birlikte toplam 7 yıldır.

102 nci maddedeki azami tutuklama süreleri, ceza muhakemesi evreleri bakımından toplam süreyi ifade etmektedir. Bu süreler belirlenirken soruşturma ya da kovuşturma şeklinde bir ayrım yapılmamıştır.

Bu süreler, azami sürelerdir. Bu sürelerin geçmemiş olması, mevcut tutukluluk durumunun her zaman hukuka uygun olduğu anlamına gelmeyecektir. Tutuklamanın şartları ortadan kalkmışsa, sürenin dolması beklenmeden tedbire son verilmelidir. Tutuklamada azami süreler geçirilmişse, kişi derhal salıverilecektir.

Böyle durumlarda, tutuklamaya alternatif bir tedbir olan adli kontrol (m.109) tedbirlerine müracaat edilerek, tutuklamadan beklenen amaçlar elde edilebilir.

3. Yasada Tutuklama Tedbiri Yönünden Azami Süre Öngörülmesinin Sebebi

Kanun’da azami tutukluluk sürelerinin düzenlenmesi yönündeki ihtiyaç, Anayasa’nın “kişi hürriyeti ve güvenliğinin” düzenlendiği 19 uncu maddesinin 7 nci fıkrasında teminat altına alınan “tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakkı”na dayanmaktadır.

Aynı şekilde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’in 5 nci maddesinin 3 üncü fıkrasında da; “kişinin makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahip olduğu” belirtilerek, bu hak teminat altına alınmıştır.

AİHM, Sözleşmenin 5 inci maddesinin 3 üncü fıkrasındaki “makul sürede yargılanma” ifadesinin anlamını, devletin kişiyi makul sürede yargılama yükümlülüğü şeklinde anlaşılabilecek “lafzi (gramatik) bir yorumu” reddederek ortaya koymuştur.

Mahkeme, bu ifadenin kişinin özgürlük ve güvenlik hakkının korunduğu düzenleme içerisinde yer alması dolayısıyla burada makul süreyi aşmaması gerekenin “yargılama” değil, “tutuklama” olduğunu net bir şekilde vurgulamıştır.

Bununla birlikte, kişinin tutuklu olup olmamasından bağımsız olarak, herkesin makul süre içinde yargılanma hakkının Sözleşmenin 6 ncı maddesinde güvence altına alındığına işaret etmiştir. (Wemhoff / Federal Almanya , 1968). Dolayısıyla tutuklulukta makul sürenin geçirilmemiş olması, tek başına, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edilmediği sonucunu beraberinde getirmemektedir.

Bu düzenlemeler çerçevesinde, tutuklulukta geçen sürenin makul süreyi aşmaması gerekmektedir. Geçen sürenin makul olup olmadığı somut olayın şartlarına göre değerlendirilecektir (Stögmuller-Avusturya, 1969).

“Makul süre” kavramı, nisbi olduğundan ve bir kesinlik taşımadığından, bazı ülkeler, adli mercilerin makul süreyi aşma ihtimaline binaen, ceza muhakemesi kanunlarında tutuklama bakımından azami süreler öngörme yolunu tercih etmişlerdir.

Türkiye’de olduğu gibi, örneğin Fransa, İngiltere, Almanya ve İspanya’da, tutuklama tedbiri bakımından değişen suç kategorilerinde azami tutukluluk sürelerine yer verilmiştir.

4. Makul Sürenin Ölçütü

Sözleşmede tutukluluk süresini sınırlayan azami bir süre yer almamaktadır. AİHM’e göre, iç hukukta azami tutukluluk süresinin öngörülmesi, makul sürenin aşılıp aşılmadığının tespiti açısından önem arz etmemektedir. Belirli bir süreyi aşmayan tutukluluğa koşulsuz izin verilmesi söz konusu değildir. Tutuklamanın haklılığı, ikna edici bir biçimde gösterilmelidir (Becciev / Moldova, 2005).

Bu ölçüt, her somut olayın şartlarına ve özelliklerine göre değerlendirilecektir (W. / İsviçre, 1993). Mahkeme bir olayda 48 günlük (Nart / Türkiye, 2008) tutukluluk süresini, bir başka olayda 5 ay 15 günlük (Becciev / Moldova, 2005) tutukluluk süresini makul görmeyip ihlal kararı vermişken, başka bir olayda 4 yıl 3 günlük (W. / İsviçre, 1993) tutukluluk süresinin makul olduğu sonucuna ulaşmıştır.

Mahkemeye göre, tutukluluk süresini makul kılan temel şart “kamu yararı (menfaati)”dir. Bir olayda tutukluluğun devamı ancak, masumiyet karinesine rağmen kişi özgürlüğü kuralına nispetle ağır basan gerçek bir kamu yararının bulunduğuna dair olaya özgü belirtilerin varlığı halinde haklı görülebilir (W. / İsviçre, 1993).

AİHM’e göre, tutukluluğun hukukiliği için “makul şüphe” (iç hukukumuzda kuvvetli şüphe) olmazsa olmaz koşuldur. Ancak belirli bir süre sonra bu yeterli olmaz. Tutukluluğu haklı kılan “konuyla ilgili ve yeterli” gerekçelerin gösterilmiş olması gerekir (Yağcı-Sargın / Türkiye, 1995; Becciev / Moldova, 2005).

Kamu yararı ölçütünün hangi nedenlere dayandırılacağı Sözleşmede gösterilmiş değildir. Sözleşmede aranan tek ölçüt “makul şüphe (gerekçeler)”nin varlığıdır (m.5/1-c).

Kamu yararı ölçütünün sağlanıp sağlanmadığı ise, ulusal mahkemelerinin gerekçeleri, salıverme taleplerinde ileri sürülen olgulara bakılarak belirlenmektedir.

AİHM içtihatlarına göre kamu yararı bakımından kabul edilebilir dört temel tutuklama nedeni bulunmaktadır:

i) Kaçma tehlikesi (Stögmüller / Avusturya, 1969),
ii) Delillere müdahale tehlikesi (Wemhoff / F. Almanya, 1968),
iii) Kişinin yeniden suç işleme tehlikesi (Matznetter / Avusturya, 1969),
iv) Kamu düzeninin bozulması tehlikesi (Letellier / Fransa, 1991).

Mahkeme, tutuklama nedenlerine ilişkin kavramları, uygulamadaki kalıp ifadeleri tekrarlamakla yetinen ve/veya yasadaki tutuklama nedenlerini olayla ilişkilendirmeyen kararları “soyut”, “basmakalıp” ve “ayrıntıdan yoksun” olmakla eleştirmekte ve bu tip kararların gerekçesiz ya da gerekçesi yetersiz olduğunu belirterek Sözleşmenin 5(3). fıkrasının (makul süre şartının) ihlal edildiği sonucuna ulaşmaktadır.

Sonuç olarak, tutukluluk sürecinin Sözleşmenin 5 (3). fıkrasına aykırı olmaması ve makul süre şartını sağlaması için;

i) Makul şüphe (iç hukukumuzda kuvvetli şüphe) bulunmalı,
ii) Kararlar gerekçeli olmalı,
iii) Gerekçeler, konuyla ilgili ve yeterli olmalı,
iv) Tutukluluğu haklı kılacak kamu yararı (tutuklama nedeni) bulunmalıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kapsamında verdiği kararlarda da, makul sürenin değerlendirilmesi yönünden aynı ölçütlerden hareket edilmiştir:

“Somut olayda, Derece Mahkemelerince verilen tutukluluğa itiraz ve itirazın reddine dair kararların gerekçeleri incelendiğinde, bu gerekçelerin tutukluluğun devamının hukuka uygunluğu ve tutulmanın meşruluğunu haklı gösterecek özen ve içerikte olmadığı ve aynı hususların tekrarı niteliğinde olduğu görülmektedir. Somut olaydaki tutukluluk halinin devamına ilişkin bu gerekçelerin ilgili ve yeterli olduğu söylenemez. İlgili ve yeterli olmayan gerekçelere dayanılarak başvurucunun özgürlüğünden mahrum bırakıldığı dikkate alındığında söz konusu tutukluluk süresi makul olarak değerlendirilemez. Açıklanan nedenlerle, başvurucunun “tutukluluğun makul süreyi aştığı” ve “tutukluluğun devamına ilişkin kararların gerekçelerinin yeterli olmadığı” yönündeki iddialarına ilişkin olarak Anayasa’nın 19. maddesinin yedinci fıkrasının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.[1]

5. Tutukluluk Sürelerinin Hesaplanması

AİHM’e göre, tutukluluk süresi, kişi gözaltına alınmışsa bu tarihten, doğrudan tutuklanmışsa tutuklama tarihinden itibaren başlar. Tutuklama süresi bakımından, soruşturma ve ilk derece mahkemesince hüküm verilene kadar olan süreç göz önünde bulundurulmaktadır. Mahkemeye göre, mahkumiyet veya beraat kararıyla Sözleşmenin 5 nci maddesi anlamında tutukluluk sona ermektedir (Kemmache / Fransa, 1994).

Karardan önce kişi salıverilmiş ise, salıverilme tarihinde tutukluluk sona ermiş sayılır. Hükümden önce yeniden tutuklanmışsa, bu süreler toplanarak değerlendirme yapılır (Kemmache / Fransa, 1994).

Bağlantılı davalar birlikte görülüyorsa, azami tutukluluk süresinin, kişinin yargılandığı dosya kapsamındaki tüm suçlar açısından dikkate alınması gerekir. Her suç için sürelerin toplanarak hesap edilmesi mümkün değildir.

“Bireyler hakkındaki birden fazla suça ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların bir dosya üzerinden yürütülmesi veya bir dosyada birleştirilmiş olması halinde bu soruşturma ve kovuşturmaların belli bir bütünlük içinde yürütüleceği göz önüne alındığında, uygulanan bir tutuklama tedbirinin soruşturma ve kovuşturmaların tamamı açısından sonuç doğuracağı açıktır. Bu nedenle azami tutukluluk süresinin kişinin yargılandığı dosya kapsamındaki tüm suçlar açısından en fazla beş yıl olması gerektiği anlaşılmaktadır. Tutuklama tedbiri, bir yaptırım olmadığından aynı dosya kapsamındaki her bir suç için azami tutukluluk süresinin ayrı ayrı hesaplanması kabul edilemez”.[2]

AİHM, kanun yolu aşamasında kişiyi tutuklu değil, hükümlü kabul etmektedir (Wemhoff / F. Almanya, 1968).

Denetim muhakemesinde karar bozulmuşsa, ilk derece mahkemesi önünde kişinin tutukluluğu yeniden başlar ve sürenin hesaplanmasında dikkate alınır (Solmaz / Türkiye, 2007; C. Demirel / Türkiye, 2009)

AİHM’in bu içtihatları kapsamında, uygulamamızda hem Yargıtay’ın hem de Anayasa Mahkemesi’nin tutuklamanın azami süresine ilişkin verdikleri kararlarda, tutukluluk “isnada bağlı tutukluluk” ve “hükme bağlı tutukluluk” şeklinde ikiye ayrılmakta ve hükme bağlı tutukluluk dönemi, tutukluluk süresinin hesabında göz önünde bulundurulmamaktadır.

Bu ayrıma göre, ilk derece mahkemesinin mahkumiyet kararı vermesiyle birlikte “isnada bağlı tutukluluk” sona ermekte ve “hükme bağlı tutukluluk” başlamaktadır.

İlk kez Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 12.04.2011 tarih ve 2011/1-51 Esas, 2011/42 Karar sayılı kararı ile bu ayrım kabul edilmiş, Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuru kapsamında verdiği kararlarda bu ayrımı kabul etmiştir[3].

Tutukluluk sürelerinin düzenlendiği 102 nci maddede, ilk derece yargılaması ve kanun yolu muhakemesi tarzında bir ayrıma yer verilmemiştir. Mevzuatımıza göre, tutuklu ve hükümlünün ne anlama geldiği son derece açıktır. Dolayısıyla kanunda mevcut olmayan bir sınırlama ölçütü, yargı kararı ile oluşturulamaz. Açık hukuka aykırı bu uygulamadan vazgeçilmelidir.

Anayasa’nın 90 ıncı maddesinin 5 inci fıkrasındaki normun konuluş amacı (ratio legis) da gözetildiğinde, iç hukuktaki normun Sözleşmeye oranla daha geniş bir özgürlük alanı sunduğu durumlarda, iç hukuktaki kuralın öncelikle uygulanması gerekir.

AİHS’in 53 üncü maddesi de aynı sonuca ulaşılmasında temel olarak alınabilir. Maddeye göre; Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri, herhangi bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın yasalarına ve onun taraf olduğu başka bir Sözleşme uyarınca tanınmış olabilecek insan hakları ve temel özgürlükleri sınırlayacak veya onları ihlal edecek biçimde yorumlanamaz“.

Kaldı ki, AİHM, Stollenwerk / Almanya (2017) kararında, iç hukukun daha fazla güvence taşıması halinde, iç hukuktaki düzenlemenin dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir.

6. 7188 Sayılı Kanun İle Getirilen Değişiklik Sonrası Tutuklama Sürelerindeki Son Durum

7188 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra, 102 nci maddenin 4 üncü fıkrası ile getirilen düzenlemenin, özel olarak soruşturma evresi açısından azami süreyi düzenlediği ve 102 nci maddenin 1 ve 2 nci fıkralarında öngörülen toplam azami sürelerin, değişiklikle birlikte yalnızca kovuşturma evresi bakımından dikkate alınacağı ve tutuklama sürelerinin kısalmadığı, aksine uzadığı şeklinde görüşler dile getirilmiştir.

Ancak bu görüşü kabul etmek hukuken mümkün gözükmemektedir. 102 nci maddenin 1 ve 2 nci fıkralarındaki süreler, hiçbir evre ayrımı yapılmadan, soruşturma ve kovuşturma evrelerini kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. 4 üncü fıkradaki düzenleme, tutuklamaya ilişkin azami olarak belirlenen toplam sürelerin uzaması sonucunu doğurmayacaktır. Kanun koyucunun amacının da bu olmadığı açıktır.

7188 sayılı Kanun ile eklenen fıkralar uyarınca, 102 nci maddenin bütünü ele alındığında, tutuklama sürelerindeki son durum şu şekilde özetlenebilir:

a) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde, soruşturma evresi bakımından tutukluluk süresi azami 6 ayı, kovuşturma evresi bakımından da 6 ay + 6 ay uzatma süresi ile birlikte 1 yılı geçemeyecek, bu suçlarda tutukluluk süresi toplamda azami 1 yıl 6 ay olabilecektir.

b) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, soruşturma evresi bakımından tutukluluk süresi 1 yıl, kovuşturma evresi bakımından da 1 yıl + 3 yıl uzatma süresi ile birlikte 4 yılı geçemeyecek, bu suçlarda tutukluluk süresi toplamda azami 5 yıl olabilecektir.

c) Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve toplu olarak işlenen suçlarda, soruşturma evresi bakımından bu süre en çok 1 yıl 6 ay + 6 ay uzatma süresi ile birlikte 2 yıl, kovuşturma evresi bakımından ise en fazla 5 yıl uzatma süresi ile birlikte toplamda tutukluluk süresi azami 7 yıl olabilecektir.

102 nci maddenin yeni eklenen 4 üncü fıkrası ile ilk defa “toplu olarak işlenen suçlar” bakımından, soruşturma evresine özgü azami tutukluluk süresine yer verilmiştir. (toplu işlenen suçlar yönünden azami gözaltı süresi zaten Kanun’da mevcuttu, m.91/3)

Toplu olarak işlenen suç nedir? CMK’nın 2 nci maddesine göre; toplu suç, “aralarında iştirak iradesi bulunmasa da üç veya daha fazla kişi tarafında işlenen suçu” ifade etmektedir. Değişikliğe ilişkin madde gerekçesinde, “toplu olarak işlenen suç” ibaresinin CMK’nın 2 nci maddesindeki tanıma göre belirleneceği ifade edilmiştir.

102 nci maddenin 4 üncü fıkrasında toplu işlenen suçlar bakımından “ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren ya da girmeyen” şeklinde bir ayrım yapılmamıştır. TCK ve Terörle MK’daki ilgili suçlar dışında, üçüncü bir kategori olarak toplu suçtan söz edilmiştir.

Bu düzenlemenin hangi amaçlayapıldığını anlamak mümkün değildir. Terör suçlarıyla eşdeğer şekilde, bu kadar uzun azami tutukluluk sürelerinin (suçun ağırlığı gözetilmeksizin) “toplu suçlar” bakımından düzenlenmesi yerinde olmamıştır.

Toplu suçlara ilişkin “bizatihi soruşturma evresi” bakımından öngörülen bu süreler, makul olmamanın ötesinde, tutuklamanın mantığı, amacı ve ölçülülüğü açısından kabul edilemez niteliktedir.

Şu halde, ağır ceza mahkemelerinin görev alanına girmeyen, örneğin hırsızlık, tehdit, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, dolandırıcılık gibi suçların en az üç kişi tarafından işlenmesi halinde, soruşturma evresinde tutukluluk süresi, 1 yıl 6 ay + 6 ay uzatma süresi ile birlikte 2 yıl şeklinde uygulanabilmesi, yasal açıdan mümkün hale gelmiştir. Uygulamada bu düzenlemelerin ne şekilde dikkate alınacağını ve tatbik edileceğini zaman gösterecektir.

7. Değerlendirme ve Sonuç

Soruşturma evresi bakımından kanunda azami sürelere yer verilmesi, tutuklama süresinin makul olması bakımından tek ölçüt ya da güvence olarak dikkate alınamaz.

Kanun’da tutukluluğa ilişkin yer verilen azami sürelerin, “makul süre” koşulunun sağlanması bakımından önemli bir yere sahip olduğunu söylemek mümkün değildir.

Azami süreler geçirilmemiş olsa da, kuvvetli suç şüphesi, tutuklama nedeni bulunmadığı halde verilen tutuklama kararları, ilgili ve yeterli gerekçeyi ihtiva etmeyen, somut delillerle ilişkilendirilmeyen, soyut, ayrıntı içermeyen tutuklama kararları yönünden, geçirilen süreler “makul” olarak kabul edilemeyecek ve AİHS m.5/3’e aykırı olacaktır.

Getirilen bu düzenlemeler, kişinin tutukluluk sürelerinin geçirilmemesi ve salıverilmemesi adına, henüz soruşturma evresinde incelemeler tamamlanmadan, eksik soruşturma yapılarak iddianame düzenlenmesi ihtimalini gündeme getirecek ve bu durum davaların daha da uzamasını kaçınılmaz hale getirebilecektir.

Öte yandan, soruşturma evresi tamamlanmadan tutuklama süreleri geçirildiğinde, haklı nedenlerle tutuklanması gereken kişiler “bizatihi sürenin geçmesi dolayısıyla” salıverilmiş olacak ve bu durum hem toplum hem de soruşturmanın işleyişi bakımından tehlike arz edebilecektir.

Soruşturma evresi için öngörülen azami süreler -uygulamamızdaki aksaklıklar da göz önüne alındığında- suiistimal edilebilecek, bu süre “yasal bir durum, meşru bir süre” olarak adli mercilerce algılanabileceğinden, bu sürenin soruşturma evresinin sonuna kadar kullanılması şeklinde, doğru olmayan bir uygulamaya sebebiyet verebilecektir.

Bilhassa, toplu suçlar yönünden getirilen azami süreler, kanunun lafzına uygun olarak tatbik edilirse, “tutukluluk sürelerini kısalttığı” savıyla kabul edilen bu düzenleme, uygulamada büyük çoğunluktaki soruşturmalarda beklenenin aksine bu sürelerin “makul ölçünün de ötesinde uzamasına yol açacak” ve hak ihlalleri kaçınılmaz olarak artacaktır.

Hali hazırda uygulamamızın, tutuklama koşullarının değerlendirilmesi, gerekçelendirilmesi, kuvvetli suç şüphesinin, tutuklama nedenlerinin somut delillerle ilişkilendirilerek ortaya konulması hususlarında iyi bir sınav vermediği gerçektir.

Mevcut düzenlemeler kapsamında hiç ihtiyaç olmadığı halde, bu konudaki sorunları gidermek adına 101 inci maddenin 2 nci fıkrasında 2/7/2012 tarih ve 6352 sayılı Yasa’nın 97 nci maddesinde değişiklik yapılmış ve;

“Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; a) Kuvvetli suç şüphesini, b) Tutuklama nedenlerinin varlığını, c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu, gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir” şeklinde düzenleme getirilmişti.

Tüm çabalara, değişikliklere ve reform paketlerine rağmen, hali hazırda somut delillerin ortaya konulmadığı, kuvvetli şüphe sebeplerinin somut olgularla ilişkilendirilip gösterilmediği, gerekçeye yer verilmediği ya da yetersiz gerekçe gösterildiği, bunun da çoğu zaman yasadaki soyut kavramların tekrarından ibaret ortaya konulduğu pek çok tutuklama kararı verilmeye devam etmektedir.

Ayrıca devam eden uygulamalarımızda “gerekçe” (!!) olarak sıklıkla; i) Suçun katalog suçlardan olması, ii) Suç için yasada öngörülen ceza miktarı, iii) Suçun vasıf ve mahiyeti, iv) Mahkumiyet halinde verilecek olası ceza miktarı, v) Adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı, şeklinde, bütünüyle soyut, hiçbir yasal temeli ve hukuki dayanağı olmayan basmakalıp gerekçeler gösterilmektedir.

Görüldüğü gibi, tüm reform paketlerine rağmen uygulamada tutuklamada gerekçeli karar sorunu halen yaşanmaya devam etmektedir.

Tutuklama kararlarındaki gerekçe sorunu aşılmadan, soruşturma evresi bakımından tutuklamaya azami süre konulmasının, makul süreye uygunluk açısından hiçbir anlam ifade etmeyeceği ve tutukluluğa ilişkin mevcut sorunları da ortadan kaldırmayacağı açıktır.

Üstelik, 102 nci maddenin 4 üncü fıkrasında yer alan düzenlemedeki belirsizlikler, hatalı düzenleme tarzı nedeniyle, tedbirle ilgili uygulamada tereddütler meydana gelebilecek, suistimale açık uygulamalara yol açabilecektir.


Bu makale, 11.12.2019 tarihinde Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde gerçekleştirilen “Yargı Reformu Çerçevesinde Ceza Hukukundaki Güncel Gelişmeler” isimli sempozyumda sunulan “Tutuklamaya İlişkin Düzenlemeler” başlıklı tebliğ esas alınarak hazırlanmış ve ilk olarak Bursa Barosu Dergisi Sayı 110’da yayınlanmıştır.

Dipnotlar

[1] AYM., F. Kayacan, Başvurusu, 2012/1321, 16/7/2014; AYM., M. Erbey Başvurusu, 2014/328, 17/07/2014; AYM., S. Doğan-A. Alparslan Başvurusu, 2013/68, 11/12/2014).

[2] AYM., 20.02.2014, 2012/152; AYM., 02.07.2013, 2012/1137).

[3] AYM., 20.02.2014, 2012/152; AYM., 20.03.2014, 2012/391; AYM., 02.07.2013, 2013/338).

1 Comment

  1. Alper SARITEPE Reply

    Sayın hocam açıklayıcı ve objektif yaklaştığınız makalenizi bir solukta okudum. Gerçekten de özellikle son yıllarda Türkiye’den yapılan başvurularda AİHM’in artan oranda ihlal kararı verdiği göz önüne alındığında tutuklukuk sürelerinin uzatılması ve halen klavyenin “c” ve “v” harflerinden ibaret karar gerekçeleri yazılması mağduriyetleri arttırmaktadır. Temennim odur ki adliyelerde maximum nitelikte ve minimum sayıda işlemlerin yapıldığı, en yetkin ceza avukatlarının bile sinek avladığı zamanlar görelim.

Yorum yap